alis'in defteri

tam bir alis olmak, zamansız, boyutsuz ve tutarlı. korkunç mu? biraz yabancı..

bayram, heybeli, uçan kafa ve diğerleri

sol gözümü ovuşturuyorum çünkü içinde bir şey var. var olduğundan o kadar eminim ki.. ama fiziksel olarak aynı noktada kalamayacak kadar uzun zaman oldu, ilk hissetmeye başladığımdan beri. muhtemelen, batanı yok oldu da, batığı baki kaldı.

yine ölümler var. haberlerden takip edilenlerin yanı sıra, tanıdık ölümleri. bu sayıda tanıdığı insan ölecek kadar yaşlı da değilim halbuki. ve de suruç’ta tek bir patlamada giden tanımadığım can kadar tanıdığım ölmedi, bu yaşıma kadar.

daha iki gün önce, ölüm ve yaralanmayla ilgili bir şakaya -yapılabilir bir şakaydı bence, ne yersizdi, ne densiz- dalıp uzun baktığım için ne oldu diye soruldu. bakma süresi kadar da bir susma süresi geçince de, ne hatırladığımı söylemek zorunda kaldım. o anda girdim ama şimdi detaya girmeden son cümleme geçeyim, insanların şaka yaptığı konularda bile kötü anılarım olabiliyor, ondandı o bakış dedim.

bayram tatili yeni bitti. facebook yunanistan-deniz-kum-güneş selfie’leriyle doldu. gencecik yaşında duran bir kalbi taşıyan bir beden geldi yunan adalarından birinden. 27 yaşındaki oğlunun yanında abla gibi duran annesiyle aynı gün tanıştmıştım varsa cennet şu an’dan başka orada olsun m. ile. annesine daha çok bakmış olmalıyım ki, yitenden çok kalan üzüyor şimdi. yine de dış kapının mandalıyken ben, kendisini tanımama vesile olan arkadaşları, m.yi anarak şok oldu, ağladı ve gömdü.

*

gezdim. bu ölüm, matem, defin ile aynı zaman zarfında ben gezdim. hayatın, olana eşlik eden akışında, fazladan denk gelen güzelliklerle, hiç bir katkı maddesine ihtiyaç duymayan pilot bir kafayla gezdim. ayaklarım adım attıkça altlarında yollar çim gibi bitti de tükenip bitmedi. gezdim.

vesilesi yine vardı tabi gezmelerin..

önce. arkadaşlarla rakı içildi. amerika’ya taşınan sevgili ş. anıldı masada. çınlayan kulaklarına ek, telefonu mesajla çaldırıldı. cevap geldi ki, ş. türkiye’de. sadece türkiye’de değil istanbul’da. sadece istanbul’da değil, kadıköy’de. sadece kadıköy’de değil, oturduğumuz mekanın yakınında.

ş. benim eski ve kısa süreli ev arkadaşım. bir dönem evi sadece yatmak için kullanabildiğim yoğun zamanımda, sevgili g.nin, odaya ihtiyaç duyduğunu söylediği bir arkadaşı. bir otelin lobisinde sözleşip buluşup tanıştığımız, eve yollandığımız, beraber kalırken de 4 ay boyunca taş çatlasa 20 kez karşılaştığımız ev arkadaşım. ş. çok candan. benim hiç olamadığım, olmayı istediğimden bile şüphe edeceğim kadar candan. aklı kadar kocaman bi gülümsemesi var. düşüne düşüne, sustuğunda bile daha çok anlatan bir gülümseme.

bayramları sevmem. ayrılığı, beraber zamanların iki katına ulaşmış, kendisine hiç benzemediğim -belki sadece işaret parmaklarım- bir annem var. deliliği, çözülürse coşup akan dilime destan babam, yerçekimsiz ortamın iki uçlu uçurumu gibi asla uyuşmayan zihinlerimizle bir de abim. bayramları sevmem. üçü de bir arada varken severdim, çocukken. belki annem yaşasaydı, büyüdükçe duygu beslemeden bayramlara, norm denen nehrin normal debisinde akardım. üçten bir çıkınca iki kalmadı bana. 1 ve 1’im oldu bir süre. son iki yılda da ben onları bıraktım. sevmem bayramları. bayramlar bu bünyede, bir kaç kişiyle yapılan selamlı, yıllık asayişi yalandan bildiren telefon konuşmaları.

rakı masasından kalkalı 6 gün olmuş. kan bağımın yarı öz – tam hakiki tesellisi, 3-1 elde var sıfır dedirtmeyen teyzemle telefon konuşması: sevmiyorum bayramları teyze, yine yalnızlıktan içim içime patlayacak.. yakın zamanda bir kaç ülke gezdiğimden parasız olduğumu biliyor kendisi, sniper-davulcu şakasının arasına sıkıştırıveriyor: alayım biletini gel hadi..

biletimi ben de alırım da, sek yalnızlığın göt korkusuyla kenarda dursun istiyorum o para. ne olur, ne olmaz.. ne olur? ne olmaz? bilemediğimden. aslında bilsek, var ya, asıl o zaman fena. he desem teyzem de biletimi alır, gidesim de çok bu ara yanlarına. ama bi de gidesim yok, o nasıl şeyse öyle işte. içim gitmiyor bi türlü. bu aralar kulağım hep içimde zaten. vızıldıyor sadece, kekeliyor, mırıldanıyor, kabarık kulaklarla kafam uyuşa uyuşa, o garip dili duymaktan konuşmayı unuta unuta içimi dinliyorum.

rakı masasından kalkalı 6 gün 20 dakika olmuş. telefonum ötüyor. 20 dakika öncesinden atıldığını içeriğinden görebildiğim bir mesaj var ş.den. biz görüşür müyüz diye soruyor. kurumuş göle fırlatıp attığı oltanın, ayağına takılı kaldığını farketmediği misinası titreyen balıkçı gibi şaşırıyorum. cevabım tabi ki: bu ara çok uygunum, ne zaman istersen.

bir hissi kablel vuku var ortada.. diğer tüm balıklar gazdaki oksijenle solunuma geçmiş ve bu sebeple karaya çıkmış da aslında, ben suda kalmışım. ş. başını kaşıyacak vakti yokken, dayanamayıp çıkarmış şapkasını bir seferlik kaşıma hakkıyla, düşmüş şapka suya, aldığında içinde ben varmışım.

yarın heybeliada’ya gel diyor. tanımadığım bir arkadaşında kalıyor kendisi. tanıdığına, tanımadığını davet ediyor yani. bir algı değişikliğiyle, durum tamamen aynı olsa da her şey nasıl da değişebiliyor.. oda aynı. gün hala bayramdan bir öncesi. hala tokum. kedimin tırnak izleri hala kaşınıyor. buzdolabı usulca köpürüp susuyor sadece. bir de tam hatırlamıyorum ama inceden gülümsüyorum sanırım.

akşama kadar çalışacağım diyor ş. ben de niyeti sivriltiyorum. o vakte kadar kendimi deniz kenarına atacağım. bir kol mesafemde tanıdık olur mu? o.ya mesaj atıyorum: yarın, adalardan henüz karar vermediğim -vermedim çünkü iyi plajı, rahat koyu bilmiyorum, araştıracağım- birine gideceğim, gelmek ister misin?

6 gün 20 dakika ve bir 20 dakika daha. cevap geliyor: şöyle bir durum var ki. hani geçen hafta tanıştığın. annesinden bahsetmiştik. m.yi kaybettik.. gelemem bile demeye mecali kalmamış şaşkınlıktan. ön göremeyeceğim bir durum ama yine de o halini algılayınca, 3-5 mesaj yukarıda kalan şakalı davetim saçma ve yersizleşiyor, midemi bulandırıyor.

bayramın birinci günü. geç kahvaltıdan sonra bir küçük termosa sütlü şekerli kahve, bir küçük termosa buzla bir güzel seyreltilmiş az şekerli meyve suyu dolduruyorum. kahveyi de meyve suyunu da az şekerli seviyorum çünkü. hazırladığım sandvici sararken annem geliyor aklıma, zamanla daha nadirleşen bir durum. tatil zamanlarında deniz kenarında yüzmekten ve minik, parlak renkli akdeniz balıklarını, kıyıda kucak ve bacak gölleriyle yakalayıp pet şişelere doldurmaktan yorulduğumuzda yememiz için sandviç hazırladığını hatırlıyorum. denizden her dönüşte ağlama, zırlama ve tepinmelerime rağmen o şişeleri bize denize boşalttırdığını.. onu özlemiyorum artık pek. hayatta olsaydı, bambaşka bir kaç insan olacaktı, ben bi kaç kez bambaşka oldum mesela. zira insanın tüm hücreleri 7 yılda baştan aşağı yenilenir. bilimsel büdü.

kınalıada’da denize giriyorum. sevgili a. adalı, abisi ve annesine yönlendirmiş beni. bi annenin işaret parmağını takip edip koya ulaşıyorum. koy, mayıs ayında festival vesilesiyle bir araya gelen doğaçlamacı kalabalığıyla beraber gittiğimiz ıssız koy çıkıyor. koy çam ağaçlarının arasından ışıldayan bir denizle çıkıyor. her şey güzel olmaya o kadar uygun ki. saat, gün, an, ışıklar, gölgeler, yol kıvrılmaları, kokular, bir lokantanın masalarında yumuşatıp dışarı saldığı rembetiko. her şey, orada yok olasıca güzel. sevgili r.yi uzun uzun, içime işleri gibi, unutmama isteğinin bilinciyle seyrettiğim koy. sevgili a.nın piramit bir taş bulup, uğur getirsin diye hediye ettiği ıssız koy. bayramın birinci günü. ve koy artık ıssız değil. kalabalak ve cıvıldık (klavye değil, bilinçli uyum hatası. miras değil, alın teri..) keyfim çok yerinde. kafam hala, gezdiğim yabancı ülkelerdeki yüksekliğinde. bedenim gelmiş ama ruhum hala sağda solda sürtüp gününü gün ediyor.

akşama kadar kınalı’daki henüz o anlarda adını bilmediğim koyda kalıyorum. tanımadığım bir adamın evine ne kadar geç gidebilirim’in hesabındayım. bayram kalabalığı gitmezden evvel yanıma 3 adam ve 1 çocuk gelip yerleşiyor. gözümü kapıyorum şapkamla, uyku bastırmış çünkü. bi uyanıyorum koyda 10 kişi kalmışız. eski bir jokey, bir at antrenörü ve m. abi dedikleri biri. ve bir kaç kişi daha. çocuk sudan çıkmıyor pek. çıktığında da koşuyor. düşersin diyor adamlardan biri. niye diye soruyor çocuk. aklım yükselmeye devam ediyor yumuşak yumuşak. dünya, boyaları dans eden bir tablo gibi. niye diye tekrar ediyorum ve gülüyorum. sorar gibi değil de, soruya hak verir gibi sanırım. çocukla bir an göz göze geliyoruz. kısacık. daha uzun baksak 9 yaşından 59 yaşına atlayacak sanki. neyse ki zart diye koşmaya başlıyor yine. sadece 1 saniye yaşlanıyor. bira ikram ediyorlar içmiyorum, içsem? oradaki o tatlı ve kendi halinde muhabbete az alkol eklesem ş.nin yanına gitmem. güneş yemişim saatlerce. soğuk diyorlar. içsem? içmiyorum. ş.yi göreceğim. başka birilerinin havluma döktüğü kirazları hep beraber yiyoruz. çekirdeklerini şeker kutusundan kül tablama koyuyorum, o kül tablasını en son görüşüm o zaman. umarım orada düşürmüşümdür de, muhabbet ettiğimiz o adamlar bulup almıştır. tarif ettikleri kestirme yoldan inip heybeliada’ya doğru vapura biniyorum. vapur yanaşırken vapurla beraber fotoğrafımı çekmiştim. vapur tam ben yarım. vapurun güzelliğine kıyasla çirkin yüzüm zaten baştan yenik, bari yarım çirkin olsun. içim zaten hep eksik. kendime notum bir sosyal hesaba, konum bilgisiyle ekliyorum fotoğrafı. ben iskeledeyim ama ülker plajı konum önerileri arasında. annemi o an hatırlamadan es geçiyorum öneriyi ve fotoğrafın konumu için kınalıada’yı seçiyorum. ülker annemin adı. annemi zamanla daha seyrek anımsıyorum.

güzel vapurla tin tin heybeliada’ya doğru gidiyoruz. gün batımı gelmiş, renkler akıp kaymaya devam ediyor. güneşin ve rüzgarın sersemletmesiyle ben de boş boş akıyorum. canım karpuz istiyor ama ş.ye sordum, istemedi. taşıyamam sanmış da olabilir. oysa gönderdiği yol tarifi 5 dakika yürüme mesafesi gösteriyor. oysa ben sırtımdaki çantalarda tüm hayatımı taşıyarak ne çok yer değiştirdim. ş. de öyle. belki de o sebeple yükleneceğim ağırlıktan benim yerime sakınıyor. yol boyunca cüsseme uygun bir karpuz göremiyorum. şarap ve ekmekle kutsanacağız. ekmek kolay ama şarap, 10 farklı etiket görünmesine rağmen sadece 3 çeşidini rafta barındırıyor. 60 liralık olanı eliyorum hemen. 12 liralık kimene ve biricik var. biricik ve ekmecikle bilmediğim eve doğru kalan yolu yürüyoruz. kimene zaten eve gidebilir bi şarap değil. dalga seslerinde neye akıtıldığı unutulan göz yaşlarının merasimine uygun konmuş adı.

kapı açılıyor, pıt pıt çıkıyoruz merdivenleri. ş.yle kapı girişinde mi sarıldık? bi yerde kesin sarıldık. m.yle terasta tanışıyoruz. karanlık. hangi resmiyet seviyesinde tanıştık? tokalaştık mı, öpüştük mü? sadece merhabalaştık mı? yeni yer gerginliğinden bunları hatırlamıyorum. saat 9u geçmiş, yemek için beni beklemişler. pişirim sırasında m. ile terasta kalıyoruz, kaynaşın diyor ş. ama ben ağır hareket eden mayi metal gibiyim. ulaşsam alaşacağım, o kesin, ama zaman alıyor. sohbet. çok ortak arkadaşımız varmış. neler yapıyorum? 9 yaşında zorla tanıştırıldığım bir arkadaşın karşısında yılansı hareketlerle kıvrılarak merhaba demiştim. küçük bir çocuk gibi kımıl kımıl anlatıyorum. içime bi dur dedikçe daha da huzursuzlanıyor. anlattığım için mi yoksa ne anlatacağımı seçmem gerektiği için mi? kımıltılar eteğimi açabilir, aşağı inip siyah rahat üniformamı giyip geri geliyorum.

ş.nin eli tatlıdır, soğanlı köfteleri ve yoğurtlu semizotunu ekmecikle içime atıyorum. keşke dev karpuzu taşısaydım. bir ara, m.nin eli uzanıyor, masanın karşısında duran bir dilimin üstündeki bir parça ekmeğime. nasıl akışkan.. tabağındaki yoğurtlara bulanıp ağzına gidiveriyor. bazı anların hemen ardında yok olacağımı bilsem, ya da davranışlarıma bana dair bir tanım iliştirilmeyeceğini, yapabileceğim çok şey var. kalkıp m.ye sıkıca sarıldığımı ve dönüp yerime oturup semizotunu bitirdiğimi hayal ediyorum. yok, semizotu kısmı hayal değil.

yemek bitti. ş. ile kesikli sohbet. bir durum var, hep böyle ince ve kibar zaten. yeterince ilgilenemediğini düşünüyor. ama keyfim o kadar yerinde ki. dilimden geldiğince her şeyin ne güzel olduğunu anlatıyorum. manyak olduğumu düşünmüş olabilir. içim çok güzel, her şey çok güzel diyorum çünkü. ne güzel diyor, yine dev bir gülümsemeyle. hayalimde ara ara ve sıkı sıkı sarılıyorum ş.ye. yanımda olmadığı zamanlarda bile, evrendeki varlığının bende yarattığı bir his. almanya’da yaşayan eşi s. ile konuşmaya aşağı iniyor. yılın yarısı görüşüp, yarısı özleşiyorlar bildiğim kadarıyla. yüksek dozda heyecan. s. çok güzel. bir ağacınki gibi, güzelliğini kendine unutturup bakanın aklına kazıyan bir güzelliği var. başka bi yerli gibi. ş. ile aynı evde kaldığımızdan beri görmedim ama kirpiklerini, ağzını ve omuzlarını hatırlıyorum. bu esnada gözüm de, şehirdeki ışıklarda. deniz hizasında devam eden mavi bir ışığı takip ediyor. ambulans veya polis. orada bir durum var yani.

kafam akıp duruyor. ş.ye odaklanamıyorum. savunduğum şeyin tersini her seferinde 2 dakikada kabul ettirebiliyor. hep tatlı tatlı. hem yeni düşünceye, hem de benden ayrılmaya yüz tutan kendi düşünceme gülüyorum. yüz tutuyor ama çoğu zihnime parmaklarını geçirmiş. hem onu, hem onu tutuyorum. daha sık görüşsek kesin isyan ederdim, mutsuz olur ya da mutsuz ederdim.

aşağı iniyoruz. ş. yazılarını okutuyor. benim eve varışımın öncesinden beri devam eden ve ş. gidene kadar devam edecek klasik müzik eşliğinde. yaptığımız şeye alternatif önerebilecek durumda değilim. 24 saate yakın bir sürede sadece o gece bir parça dinletiyorum ş.ye. siddharta – baroque. tüketene kadar dinlemişim daha önceden. şimdi biraz yavan geliyor. muhtemelen ş.ye de öyle geldi ama güzelmiş diyor. atomlardan, babamdan, abimden, bana bile artık çok eski ama onun hatırladığı sevgilimden, s.den, siyahlardan ve beyazlardan bahsediyoruz. yazılarını okuyorum. bu kadar yoğun bir adam, bu kadar inceleme gerektiren böylesine dolu ve uzun yazıları ne ara yazabiliyor? bunu düşündüğüm için son cümleyi anlamadım. bir daha okuyorum. güzel bir dili var. kitap yazmak istiyor, işçiler üzerine. bir de şiir dinletiyor ki.. şiirdeki kayısı ağacını ve her şeyi seyrediyorum. ben hep her şeyi seyrediyorum zaten. ş. kitap yazsın istiyorum.

m. ne ara yattı? yattı mı? terasta oturdu mu? evin ölçülerini ve şeklini henüz algılayamadım. henüz geniş ve bir arada seyredemiyorum kişileri, mekanları ve olanları. ş. yatalım artık, yerini göstereyim diyor. daha sonradan öğreneceğime göre, bana gösterilen yatak evin annesinin. ben yokken de ş. kullanmış. ve aslında m. orada yatmak istiyor, bizden sıra gelmemiş. ş. alıştığı yerde yatsın istiyorum, ısrar da ediyorum ama kabul etmiyor. ben gömüle gömüle koltukta yatardım. hatta keşke ne istediğimi söyleyebilseydim de, bi yorganla o terastaki sedirde yataydım.. martılar deli ama çok uykum var. çok girdi var. her şey çok güzel. o kadar ki uyutmaz sanıyorum. yattığım oda, uyumak istediğim terasa açılıyor. içim, kalkıp oraya yatmayı deli gibi istiyor ama hareket edemiyorum. içimden sular, havalar, insan olmayan ne olabilirdiyse hepsi hızla akıyor. o hızda ben hareket edemiyorum. martılar manyak. çıkıp bakamıyorum. yaprak sesleri var. bu kadar hareket edemediğime göre, uyuyorum galiba ama bir yandan da uyanığım. akışa bir ara ş.nin sesi ekleniyor. uyudun mu diye. hayal gibi. ama hayal değil. ama cevap veremiyorum. bi hareketimle sanki o akış donup, beni de kendine ekleyip param parça olacak. akışın güzelliğinden değil, tehlikesinden hareket edemiyorum belki de. sabah olduğunda bunları anlatamayacağım tabi. aa duymamışım diyeceğim. birine sarılıp uyumak istiyorum. sarılsam, algımdan kurtulup, herkesin olduğu gerçekliğe geri döneceğim.

bayramın ikinci günü. kimse henüz uyanmamış. ellerini nereye koyacağını bilemez gibiyim çünkü diğerleri uyuyor. terasta biraz oturuyorum. aşağı inip su içiyorum. ş. koltuğa gömülmüş uyuyor. ertesi gün durup desenlerini uzun uzun seyredeceğim kilime oturuyorum. uyuyan ş.yi seyrediyorum. tüm bedenim dev bir el ve nereye koyacağımı bilemiyorum. ş. uyuyor. yukarı çıkıp yatağa giriyorum. bu zamansız ve uyumsuz uyanışım farkedilmeden geri uyumak niyetindeyim. oluyor da. güneşin yeri çok değişmiş. ş.nin sesiyle uyanıyorum. yumurta değil, dereotlu peynirli omlet yiyoruz. yanında kahve.

m.nin arka cebinde kıvrılmış bir gazete. pencerede dantelli perdeler. gelin duvağı mı, bir çiçek, pencerelerden birinin manzarasının tamamı. at arabaları geçiyor. onlar geçtikçe, geçen aylarda büyükada’da bağlı olduğu ağacın dibinde çırpınarak ölen atı hatırlıyorum. yavrulamış ve 2 gün sonra arabaya koşulmuş. haberde tayı göstermiyorlar. at, yerde koşar gibi öyle çok çırpınmış ki, toprak kazınmış. tozlu arabaların silecek izleri gibi kazınmış. derin. atlardan bahsediyoruz bazen. görünce durup bakıyorum. konuya dair duygusallığım çevredekilere hakkımda sevgi pıtırcığı gerzek şehirli hissi vermiş olabilir. olsun diyemiyorum, dokunuyor niyeyse. ağzımdan çıkan her şey, beni olmadığım gibi gösterecek. aslında neyim ki ne olmayayım? çevremde ne var ne yok seyrediyorum. kafam benimle konuşuyor, ben yanımdakilerle konuşmuyorum.

temizlik yapmayı istiyorlar, bir süre sonrası için sözleşiyorlar m. evden gidiyor. ben de istiyorum çünkü deniz hayaliyle adadayım ve denize gitmemişiz. suyla oynamak istiyorum. mutfağı biraz toparlasam? ş. izin vermiyor. ben misafirim ve kendim karar veremiyorum. çünkü kararlarımdaki malzemelerim bana ait değil. mutfak başkasının ve ben tavşan suyunun suyuyum. ben bir kahve daha yapmak için mutfağa giderken ş. müziğini kulaklığına taşıyor. kahve içmeyecekmiş. ocağı yakamıyorum. vanalar açık, çeşitli çakmakla deniyorum olmuyor. kahve olana kadar, iznim olmadığından sadece tezgahı toparlarım diye düşünmüştüm ama okuduğum kitaba iş yapar bi ara vermek çok hoşuma gidiyor. tezgah, lavabo, ocak. ocağın arkasındaki fayansı silerken ş. kulaklığını çıkarmış, soruyor: ne yapıyorsun? ocağı yakamadım diyorum. ne çocukça bir cevap. konuştuğum herhangi bir an, yapmacık görünmeme neden oluyor gibi hissediyorum. susmalı. küçük bir kız gibi görünmeye çalışarak nesneleri, hayvanları sevenlerden hoşlanmıyorum, seslerini ve dudaklarını büzerek birilerine sokulanlardan hoşlanmıyorum. bana ne aslında.. ben ocağı yakamamıştım. gülüyoruz çünkü meğersem ocağın, düğmeye bastırılarak bertaraf edilen çocuk kilidini açamamışım.

ş. koşuya gidiyor çünkü m. temizlik için sözleşilen buluşma saatinde gelmedi. ben varken üzerime alınmamamı tembih ederek kulaklığına aktardığı klasik müziği, giderken bana kıyak geçerek kulaklıktan ayırıp odada bırakıyor. hiç bir müziği hiç bir zaman bu kadar uzun süreyle dinlemedim. yattığı koltuğa gömülüyorum. aşama aşama konfora götüren farklı pozisyonları deneyerek kitabıma gömülüyorum. m. geliyor. ş. yokken başlıyor temizliğe. güya yardım ediyorum ama ne yapabileceğim hakkında pek fikrim yok. kapının önünde kırmızı bir örtüye yayılı ahşap oyuncaklar var. onları toplayacağım. ayağımla bir koli gösteriyorum. ah! ben olabildiğim bir an! plaklarının kutusuymuş. oyuncakların altındaki örtüyü gösteriyor: bu mavi örtüye yerleştirebilirsin. tekrar ediyorum: bu mavi örtü. gülümsüyoruz. hakettiğinden bir gıdım fazlası süreyle. biz büyüğüz çünkü. olaylar gerçekleşirken zihnimiz -belki de sadece benimki, başka zihinleri bilemiyorum- sağına, soluna, ötesine, berisine başka anları, olasılıkları ekliyor, olmayanları hayal ediyor. o kadarcık süre gülümsüyoruz. az daha dursak 10 yaş gençleşeceğiz. belki sadece ben. delireceğiz belki de. belki sadece ben. ya da bir anda öpüşeceğiz. belki sadece ben. neyse ki hangi sırayla bilmem, o kendi uğraştığına gidiyor, ben kırmızı örtüye yayılı oyuncaklara çömeliyorum. sadece bir an, o gülümseme süresince -bence- gençleştik. zamanı durduran bir sürü an yaşadım, heybeliada’da kaldığım süre boyunca m. ile. hepsini aklıma bir güzel yerleştiriyorum. zaman ilerledikçe daha da detaylı. oyuncakları sadece kısacık bir an mavi olmadığı ispat edilemeyecek kırmızı örtüye kendimce çok güzel yerleştiriyorum.

zaman titrediğinden bir durum oluşmuş, bir dumur oluşmuş bir süreliğine. masada ahşap küp pazılıyla oynuyorum. kafamda iri bir boşluk var. delirdiğimden değil de odaklandığımdan neyse ki. vaktiyle bir bar sandalyesinde otururken benimle nasıl iletişim kuracağını bilemeyen sevgili s. nin önüme ittiği ve x sürede yaparsan bi jager çalışır benden dediği küplerden. zamanla hesaplasak 2 jager kazandığım pazılı, bugün, bayramın ilk gününde tamamlayamıyorum. küçük kumaşlara uygun parçası takılı olan elektrik süpürgesinin borusu, yanındaki sandalyeye çöktüğüm masanın altını süpürebilmek için ayağımı dürtüyor. yine çocuk gibi görünüyorum. yine kızıyorum kendime. ne ara oturdum o sandalyeye? ş. ne ara koşudan eve döndü? m. elektrik süpürgesini ne ara çalıştırdı? ev yemek kokuyor. muhtemelen benimle de konuşuldu. merhaba dedim, yemeyeceğim dedim. adanın çevresini koşmanın 40 dakika sürdüğü ş. tarafından iddia ediliyor. bence m. inanmadı. koca zaman boşluğunun içinde 40 sayısı ve ahşap küp pazılı var sadece. bir ara ş.ye sarılmak için yanına gittim. çocuk gibi davranıyorum. izin vermedi. istediğimi yapamıyorum yine. terliymiş. gittim koltuğa gömüldüm. çocuk gibi davranıyorum yine. neden böyle oluyor? duşa gireyim öyle sarılırsın dedi. duştan çıktı sarıldım. sarıldık bi güzel. insanın sevdiği insanlara sarılabilmesi ne güzel.

ş. o gün şehire dönecekmiş. adalarda, adalar harici istanbul’a şehir deniyor. beraber gideriz diye düşünüyorum. m. ş.ye: sen köftelerin hepsini ye, biz armağan’la seni vapura yolcu eder yemek yeriz, diyor. ben başkasının mutfağını temizlemeye karar veremiyorum. sanki hangi okula yazılacağımı ben orada yokmuşum gibi yanımda konuşuyorlar. m. ve ş. adada biraz daha kalmama karar veriyor, ben de adaya ada diyorum. akışa yol veriyorlar, canıma minnet.

“ne t’inquiète pas, la vie est à nous”. ş.yi yolcu etmek için iskeleye yürürken m. soruyor: neden üzerinde hep fransızca yazıyor? dövmem yok ki diye düşünüyorum. üzerinde kelimesini çırılçıplak algılamışım. bu algılama sırasında boş baktığımdan konuyu daha da açıyor: korkma, hayat bizim. evet diyorum. içimden mi geçirdim, söyledim mi bilmiyorum ama kendimce düzeltip, endişelenme diyorum. endişelenme, hayat bize ait. hala, hep kelimesine takılıyım, nasıl üzerimde hep fransızca yazıyor acaba? kaşlarım çatılmış olabilir. m. insanı endişelendirebilecek bi sakinlikle soruyor: dün de “oui” vardı. evet. vardı. feriköy’de yalnız bıraktığım kedili evimdeki dolabımda toplam 2 tane yazılı kıyafetim var. farkediyorum ki, ikisi de fransızca. ve farkediyorum ki, ikisi de o gün yanımda. fransızcayı ne vesileyle bildiğini merak ediyorum. ben merak ediyorum ama m. soruyor. liseden diyorum. o an değil ama sonradan onun fransızcayı ne vesileyle öğrendiğini sorabileceğim. şimdilik bu hakkı kendimde görmüyorum. ben hayatı geriden takip ediyorum.

ş. çok romantik. ş. çok tatlı kur yapar. istense, o gülümsemesinin altına her şey konulabilir: yemeği yiyin, yemekten sonra m. sana falan dondurmacısından dondurma yedirsin diyor. bir cümle daha söylüyor, orjinali afili ama o haliyle aklımda kalmıyor. aklımdaki özeti: zaten o dondurma yenecek de, böyle söyleyince, sanki ben önermişim gibi oldu. ş.nin söyleyişi, benim özetimden milyon kat güzel. iskeleye yaklaşmışız. bana dondurma yedirilecek. insiyatifim olmadan yaladığım bir dondurmayı hayal ederek gülümsüyorum. istesem ş.nin o gülümsemesinin altına, m.ye göz kırpışını koyabilirim. görmedim böyle bir kırpış. koymuyorum.

tıka basa vapura bindiriyoruz ş.yi. içim iyice coşuyor. keşke coşmasa. sahilde biraz durmak istiyorum. tıka basa vapura el sallıyorum işte. keşke sallamasaydım. ağzım yıllara yetecek kadar büyük bir gülümsemeyle yayılmış. mutluluktan ağlayacağım. neyse ki parmaklıklara doğru kaykılmışım, ancak yüzen biri gülümsememi görebilir, m. görmüyor. keşke kaykılmasaydım. neden böyle çocuk gibiyim? kafam böyle uçarken, durumları farkediyorum da, olanı durdurasım gelmiyor.

at sesleri, fayton çıngırtıları. m. ne yiyeceğimizi soruyor ama ben nerden bileyim.. biraz yürümek istiyorum ama ısrarcı olmadığımdan yemek yemeye karar veriliyor. canım hala karpuz istiyor, bi de üstelik domates çorbası ama utandığımdan seçenekleri soruyorum. ne önerebilir acaba? sosyalleşmek haricinde meyhaneye gitmediğimden, henüz sahile yakın olmamız nedeniyle her yerde meyhane gördüğümden ve nasıl oldu bilinmez bir anda açık olmaya çekinmediğimden de ekliyorum: ne yediğimiz benim için farketmez ama param çok yok, beni aşacak veya utandıracak bir yere gitmezsek sevinirim. m. onaylıyor ve katılıyor. sonradan farkediyorum yine, hayatı geriden takip ediyorum çünkü, kendim olunca hayat ne rahat. yine de bir suskunluk anında kendi cümlem içimi kemiriyor. teyzem biletimi alsaydı da şu an izmir’de mi olsaydım? ve o cümleyi hiç kurmamış mı olsaydım? hayır. şimdi, şu haliyle öylece güzel.

balıkçıya gidiyoruz, şıklardan seçtim. heybeliada’yı anlatıyor. isim falan veriyor, tanımıyorum, çoğu aklımda da kalmayacak. balıkçının kızının nişanlısına kadar anlatıyor. keyiften bayılacağım. nal tıkırtıları, yavru martı sesi, hızla akıp geçen insanlar. gerçek anlamıyla başım dönüyor. acıkmış olabilirim belki ondandır ama aç hissetmiyorum. daha da konuşsun istiyorum. soru sorsam mı? her şey hızlandı, başım daha da çok dönüyor. hızla giden bir arabanın manzarası gibi oldu sokak. masaya bakıyorum. akış biraz yumuşuyor. her şey çok güzel, bu aralar diyorum. kendi tanımımı m.den duyuyorum: akıyorsun gibi yani. aynen öyle. bira içer miyim? içmem. söylüyorum. içemem çünkü olan biten tam tadında. içersem ve iyice hızlanırsa olan biten, ne yaparım? keyiften denize atmam kendimi ama bir martıya sarılmak için sandalyemden kalkabilirim. daha fenası m.ye sarılmak için sandalyemden kalkabilirim. söylemiyorum. m.ye bir kahve kupası içinde bira geliyor, köpüklü ayran görünümünde. isteyip istemediğini hatırlamıyor. istedi. istemeden geldiğini sanarak keyifleniyor. adalı olmak. istediği için geldiğini biliyorum, güzel gözlü kız sordu, olur dedi, güzel gözlü bana da sordu hayır deyip teşekkür ettim. manyak gibi göründüğümden sanırım, vapurlara falan el sallayan, ve daha bir sürü şey, bana inanmadı. kız bir süre sonra tekrar masaya geldiğinde, m. kendi bilgisini ona da teyit ettirmek istiyor. başka zaman olsa ne biçim üzülürüm. güzel gözlünün söyledikleri, benim söylediklerimle uyuşuyor. ben inandırıcı değilim niyeyse. inandırıcı olmadığımı bildiğimden sarılmıyorum zaten. bi de reddedilme korkusundan.

bira teklifi bitmeyince, teklif bitsin de anlatmaya devam etsin diye kabul ediyorum. annemin pırasa teklifini hiç kabul etmedim oysa ki. ve aynı evde yaşarken, ş.nin pişirdiği pırasayı ısrarsız, tek teklifle götürmüştüm. soğanlı sütünü içmem için de ısrara gerek kalmamıştı. başka bira değil, plastik şeffaf bir bardak geliyor. bardak mı istedi yoksa bira mı istedi bilmiyorum. itiraz etmediğine göre bardak. ama içki ruhsatsız, kendi halinde bu balık lokantasında istediği bardak bu değil. bu bardak amacına uygun değil, seninkinden beraber içelim diyorum. mantıklı ve inandırıcıyım bu sefer. biranın sonu gelene kadar içmiyorum. içmediğimin farkındayım. m. içmediğimin farkında mı bilmiyorum, teklifi kabulümle onun için konu kapandı. daha önce hiç kupadan bira içmediğimi söylüyorum. niyeyse yine inanmıyor. ısrar edince kabul ediyor ama hala inanmıyor. ilk biramı bir yılbaşı akşamında kalın ve küçük paşabahçe su bardağından içtiğimi hatırlıyorum. söylüyorum. söylerken de bardağı daha çok tarif ediyorum: hani şu düşünce kolay kırılmadığı için çocuklara çay verdikleri bardaklar var ya, onlarla içmiştim. kafasını sallıyor. yetişkinlerin başka şey düşündükleri belli olmasın diye sıkça kullandığı onay hareketi. belki de aklına aynı su bardağıyla yaşadığı bir anı geldi. olabilir. çünkü ikimiz de susuyoruz. ben o yılbaşına yeşil bir göz altıyla girmiştim. abimin oyun için uzak mesafeden karate hareketiyle suratıma savurduğu ayağından fırlayan terliği uçup gözümün altına konmuştu. çok güzel bir terlik. lacivert tabanlı ve üst kısmında mavi üzerine beyaz büyük harflerle a’sı biraz daha büyükçe “akdeniz” yazan bir terlik. çok güzel ama. şimdi marmara’dayız. ş. m. ve ben marmara’dayız. ş. denizde, biz karadayız. sonu gelen birayı içiyorum, terlik ve birkaç gün içinde mordan sırasıyla maviye, yeşile (yılbaşı akşamı) ve sarıya dönen, renk değişimini aynadan incelediğim gözümden m.ye bahsetmeden.

m. kalkmamıza yakın kapı komşusu a. ve t.yi arıyor. bi şeyler olacak ama benim şimdilik haberim yok, bilgisi verilse de tam algılayamıyorum sanırım. aptal mıyım, çocuk muyum, neyim? aptal bir yetişkinim heralde. bir yerlere yürüyeceğiz beraber. karşıma başka bira teklifi çıkmaz umarım diye içimden geçiriyorum. içmesem daha iyi. a. ve t. oturduğumuz yerin dibinden yürüyüp gidiyor. dikkatim etrafta olan bitene çok yayılı, arka masadaki çocuğun kurbağa sesli arabası ve yan masadaki çocuğun karşısındaki iki kadına balık çeşitlerini anlatması ve kediler ve atlar ve martılar. akdeniz, yılbaşı, su bardağı. tarık tarcan bile geliyor aklıma yuh. t. ve a.nın garip işaretlerle masamızın yanından geçip gitmeleri, m.nin duruma müdahale etmeye çalışması, hepsinin farkındayım. masaya benden dolayı mı gelmediler? heralde öyle ki utanıyorum ama sadece kısacık bir an. parmaklarım balık kokuyor. tuvalete şimdi gitsem gitmesem? m. şimdi git diyor. hayat ne rahat. m. içimi dinlememe gerek bırakmıyor. yüzümü de yıkıyorum, iyi gelir. evdeki sabun daha güzel kokuyor. klozetin üzerinde iki yazı var. üstte yabancı madde atmayın diyen ciddi, altta rahat ol diyen şakalı yazı. ikisine bir arada bakınca, ortaya oksimoron bir durum çıkıyor. tuvaletten çıkıyorum. m.ye yazılardan bahsediyorum. gülümsüyor.

o da tuvalete gitti. çıkınca hesabı ödedi sanırım. masaya gelip kalkalım dediğinde anlıyorum. yine kendime kızıyorum. ona da kızsam mı? kibarca söylüyorum. bir dahakini sen ödersin diyor. ben karar veremiyorum. m. karar veriyor. nefesim biraz daralmış olabilir. gözümde, hesabı diğerine ödettiren kızla, yüzünü büzüp ne şekey şeysin sen diye kedi seven kız aynı derecede çirkin. bazen kapılara yaklaşırken kendim açayım diye hızlanan ya da yanımdaki adam açıp da geçeyim diye beklemesin diye mesafeyi açmak için iyice yavaşlayan biriyim. ayrıntılar. şimdiyse hareketlerim şekey şey diyip duruyor.

a. ve t.nin yanına gidiyoruz. dünden beri isimlerini, mesleklerini duymuşum, şimdi tokalaşıyoruz. yarın üçümüz kaldığımız bir anda, nasıl tanıştıklarını soracağım. onlar da tanışmalarından evlenmelerine kadar bir sürü neşeli detay anlatacaklar. anlatmayıp kendi aralarında konuştuklarında da, ben kendimce detaylar çıkaracağım. değirmen yolu diye bir yere yürüyoruz. değirmen görecek miyim acaba? görmedim. m. milli park statüsündeki alanın girişinde adalıyız deyip kapıdaki görevlinin bilet kesmeye hazırlanan kıpırtılarını durduruyor. yalandan da olsa artık adalı oldum.

çaylar. rüzgar. şirinler mavisi polar şallar. perili köşk adında, gürültüden ve led ışıklardan perilerin koşarak kaçacağı bir tavernadan yayılan müzik. tarçınlı kurabiyeler. kurabiyelerden birini, hesap ödenirken yere düşüreceğim. bozuk olmayan parayı m.ye vereceğim ve o para üstünü geri verirken, kuşlara vermek için elimde tuttuğum kurabiyenin yere düştüğünü unutup ağzıma atacağım. adımlarımla çiğnemelerim eşlenecek. a. hıçkırmaya başlamadan bir kaç dakika önce, toprağı dişlerimin arasında hissedeceğim.

oturduğumuz süre boyunca sanırım 1 cümle kuruyorum. oradan kalkıp dönüş yoluna geçiyoruz. ben istanbul’a dönmekten hiç bahsetmedim. m. de misafirperver, hiç sormadı. benim aklıma bile gelmedi dönmek. ş. gittikten sonra kalmak, yatıya kalmaktı sanırım benim için. acaba m. de yemek yeriz derken işin içine bir gece daha kalışımı da katmış mıydı? belki de katmamıştı. a. t. ve m. bir dükkandan bahsediyor gece boyu. -daha doğrusu tuzla’daki oyundan dönen e.de bize eklenene kadar. e. konuların yöneticisi gibi yönlendiriyor çünkü.- tuzla’daki yetimhane konusu ilgimi aldı, bir kaç cümle daha kuruyorum. gün içinde bir ara, m. sabah gösteririm demiş olabilir, dükkan için. kalışımın kararını mı verdi? vapurlar bitmeden önce mi sabahtan bahsetti? sonra mı? hatırlamıyorum. bunları, heybeliada’dayken hiç düşünmedim.

dönüşte, yerinden memnun e.yi masada bırakıp sabahı beklemeden asmalı ambara bakmaya gidiyoruz, dışından. şimdilik asmalı olduğunu biliyor ama ambar olduğunu bilmiyor. bir gün asla ambar olmasa da, bizim öyle olduğunu düşündüğümüz o sürede, kendisi asmalı ambar. ev yolundayız. amcalı teyzeli bir grup gök yüzüne bakıyor. amcanın gökyüzüne doğrulttuğu telefonunda yıldız haritasını görüyorum. akıllı telefonlar için bir uygulama. akıllı? yürümeye devam ettiğimizden iyice boynumu döndürmem gerekiyor, telefonuna bakmamın özrü olarak amcaya kocaman bir gülümseme bırakabilmek için. asmalı ambarı yasemin sarmış. asması yasemininden küçük. dalından çiçekleri kokluyorum zaten hepi topu 5 çiçeği falan var, kalın yapraklı yaseminlerden. evin sokağının başına vardığımızda m.nin elinde bir çiçek olduğunu, çiçeği kaldırıma atınca görüyorum. çiçeği koparmak ve koklayıp atmak üzerine romantik ve cinsel imalı şakalar. çiçeği alıyorum. madem koparılmış, alabilirim. koklaya koklaya zaman zıplıyor. burnumun arkasına saklanıyorum. konuşulanları dinlemiyorum. içerik ve imaları beni utandırıyor, çünkü gece m. ile aynı evde kalacağım.

eve giriyoruz. m. tuvalete giriyor. salonun ortasında kaldım. kilimi izliyorum. bedenimde şakaların gerginliği var galiba ama o an bunu düşünmüyorum. kilimin desenleri birbirini hiç tekrar etmiyor. baktıkça daha da güzelleşen bir kilim. bazı figürlerin kafası, bazılarının bacakları yok. iki figür birbirine bakarken başka ikisi aynı yöne bakıyor. köşeleri var ama istenmezse köşe denmeyebilir. öylesine tekrarlı ve tekrarsız, aynı ve başka, uyumlu ve alakasız ki, kendi dilinde kesin bir şeyden bahsediyor. ünlüler, ünsüzler, fısıltılar, nidalar. durduğum yere göre sağdaki figürlerden biri siyah. koca kilimdeki tek siyahlık. biraz da ona odaklanmışım. m. tuvaletten çıkıyor.

bana ne ikram etsin? ikram diyen bir adam var karşımda. bu da o andayken farkına varmadığım bir şey. dünkü şarap diyorum. biricik, şarap değil de ekşi meyve suyu. normalde 2 kadeh şarapta kafam biraz yumuşar. dün 2 kadeh içtim fark yaratmadı. söylüyorum. yani o şaraptan içmemde bir sakınca yok. söylemiyorum. m. şarapları koymak için hareketleniyor. gözüm onun hareketini takip ederken, kilime denk geldiği bir noktada siyah figüre takılı kalıyor. hiçbir şey yok aklımda. siyahlığa bakıyorum.

kolumda saat yok. salonda saat yok. telefonum bir yerlerde. sohbet ediyoruz. bir sürü soru soruyorum. ben sordukça anlatıyor, ne güzel. sakinledim. ya biricikten -sanmam-. ya da çiçek imalarının üzerinden zaman geçtiğinden. kaça kadar konuştuk bilmiyorum. m. pek soru sormuyor. cevaplamaktan da şikayetçi gibi durmuyor. pasaportu masada. bazı soruların cevaplarıyla ilgili vizeler var mutlaka içinde. saat kaç oluyor bilmiyorum. artık uyuyalım diyor. esnemiş olabilirim. ama sanırım esnemedim.

yatmayı istediği yatağın üzerinde, sabah kuruması için terasa astığı çamaşırlar var. katlamaya başlamışım, müdahale etmiyor. katlamaya başladığımı yanıma gelince anlıyorum, müdahale etmeyince rahatlıyorum. sıklıkla bu dalgın davranışlarım, yaptığım iş haricinde başka bir şey düşünürken olur. ama başka hiçbir şey geçmiyor aklımdan. kumaşların dokusunu parmaklarımda hissediyorum. eşlik etmemesinden veya durdurmamasından memnunum sanırım. 1 dakika sürmemiştir herhalde. o süre boyunca bir şey yapmıyor mu? belki diğer odaya gidip gelmiştir. keşke yatmayı istediği bu yatakta yatsa. ben diğerinde yatarım. ikram diyen m. kabul etmiyor tabii ki.. kabul de beklemiyorum ama yine de ısrar ediyorum, az. ben uzun ısrar edemem. elim kolum 4 yaşında balerin olduğunu sanan çocuklar gibi oynamış, boynum biraz bükülmüş olabilir. yine de o birayı içişim gibi, sonunda o yatağa ben giriyorum.

yataktayım. bi durum oldu. olmuş daha doğrusu. uyuyamıyorum. kapılar açık. sağa sola dönüşlerim duyulursa rahat hissetmediğim düşünülebilir. ne saçma. oysa ki martılar manyak gibi bağırıyor. hareketlerimi durdurmuyorum ama evimde sırf oyun olsun diye yaptığım zamanlardaki gibi abartmıyorum. çarşafın sesi çok hoşuma gidiyor. az gergin, çok keyifliyim. kalkıp martılara baksam? kalkıp m.nin yanına gidip sarılsam? çok istiyorum ikisini de. birine sarılmayı değil de m.ye sarılmayı istiyor oluşumu farkediyorum. yapmamalı galiba. çünkü içim yüksekte akıyor, farkındayım. uçuş kontrolü sağlanmalı ve ikram diyen adamın inceliğini suistimal etmemeli. martılar uykumu dövüyor.

gözlerimi açıyorum karanlık. bir zaman sonra yine açıyorum, yine karanlık. birkaç kez tekrarlıyor bu durum. sonrasında bir sefer, terasa açılan kapının kenarında bir turunculuk görüyorum. yataktan hızla çıkıyorum. evet. gün doğuyor. böyle şeyler her gün oluyor ve her seferinde bambaşka ve sıradan. kalbim biraz hızlandı. saat 6:03. gözüme gözüme doğuyor güneş. gün doğumunun bir sürü video ve fotoğrafını çekiyorum. sabah m.ye de videolardan birini göstereceğim. çektiğim video ilgisini çekmeyecek. gün iyice doğunca, başka şeyler de ilgimi çekiyor. başımı arkaya doğru salıp martıların konuşmalarını dinliyorum. üçgen pencerenin oradakilerin karşı çatıdakilere bağırmalarını. onları da telefonuma kaydediyorum. dijital sesli bir kuş ötüyor. karşı evin bahçesindeki mor çiçekleri, terastaki kırmızı ve beyaz çiçeği. ben bahçemdeki çiçeklere böyle iyi bakamıyorum. aklıma m.nin önceki gece salondaki çiçeklerin toprağını parmağıyla yoklaması geliyor. bileğinde ipten bir bileklik. geçen sene trafik kazasında kaybettiğim g.nin bilekliği aklıma geliyor, hiç üzmeden. ve toprak nemli olduğundan m.nin çiçekleri sulamaktan vazgeçmesi. kendi kendime gülümsüyorum. m.yi görüyorum sonra. üçgen pencereden kafasını dışarı uzatmış. ona da gülümsüyorum. o kadar tatlı ki. saat 6:32. fotoğrafını çekebilir miyim? kabul ediyor. azıcık daha uyuyacakmış. eliyle ne kadar uyuyacağını gösteriyor. aynısını taklit ediyorum. her şey büyülü bir oyun gibi. sonra pencereden kayboluyor. kafamı yine arkaya yatırırken, kafam çamaşırlığın demirine çarpıyor. yine gülümsüyorum. içim böyle coşkuyla akmasa m.ye aşık olabilirim. aslında şu durumdayken bu olasılık daha yüksek. ama bana inanmaz. akıyorsun der belki. saçmalama der. bira iç der. tuvalete git der. çocuk gibi davranma der. koklayıp atar belki de ama inanmaz. inanmamasının olası nedenlerini o anda düşünmüyorum ama muhtemelen içimde biliyorum. içimde akan her şeyle beraber bunlar da var. içimden her şey akıyor. her şey aniden yok olasıca güzel.

bayramın üçüncü günü. su almak için aşağıya inerken, üçgen pencereli odanın kapısından bilinçli olarak bakmadan geçiyorum. nedenini bilmiyorum ama nedenler içimde ve her yerde. terasa geri dönüp, yine kapıdan bakmadan, oturuyorum. suyu içerken bardağın dibini seyrediyorum. ne bulursam seyrediyorum, dinliyorum, kokluyorum. hava hala serin. terastaki sedirde uzanıyorum, oturuyorum, kaykılıyorum. sonrasında yatağa gidip biraz daha uyudum mu acaba, yoksa o dün müydü?

mutfağa inip kahveyi hazırlıyorum. yukarı çıkıp m.ye kahve isteyip istemediğini soracağım. istemezse ben hepsini içerim. sorumun amacı denize gitmek için uyandırmak olabilir. martılar hala konuşuyor. öyle sessiz sesleniyorum ki duymaması çok normal. ben uyandırılırken irkilirim. bedenin uyanıp ruhun peşinden yetişmeye çalışması gibi bir his. irkiltmek istemiyorum. ama uyandıramıyorum da. bakmaktan imtina ettiğim üçgen pencereli odanın kapısına dayanıyorum. hala uyuyan m.yi izliyorum. ayakları pencereye doğru, kafası kapı tarafında. solundaki rafta dün gece katladığım çamaşırlar. yatağın solunda kırmızı kumaştan bohçanın içinde ahşap oyuncakların olması yüksek ihtimal. ve kitaplar galiba. m. sağına dönmüş, yorgana sarılmış. yorgan ona sarılmış da olabilir. m.ye sarılmayı istediğimi hatırlayıp, orada durup m.yi izlediğimi farkediyorum ve utanarak yavaşça aşağı iniyorum tekrar. üst kata çıkan merdivenin başındaki kapı, yavaş hareket ettirmeme rağmen gürültüyle kapanıyor. bu evin huyunu bilmiyorum.

m. uyanıyor. aşağıya geldi. kapı sesinden olmalı. kahve içiyoruz. plan iptal olmamış ama değişmiş. aşağı inip -sahile aşağı diyor, yokuşlar nedeniyle- gazete ve poğaça, börek alınıp, çay bahçesinde oturulacak. börek istemiyorum, poğaça istiyorum. dereotunu tek sevdiğim yer peynirli poğaçanın içi. börekçiden de bi börek önerisi var, sanırım başarılı bir börek. ağır gelir şimdi diyorum, börekçi cevap veriyor: çok yağlı değil ama. olsun, yağlı değildir de bana ağır gelir, dereotludan alayım. acaba sesim hep az mı çıkıyor? m. siparişi veriyor, börek ve poğaça. adam 2 çatal koyuyor, gülüyorum. bunun tipinden belli, yemem der ama yer. adam demiyor, ben m.ye söylüyorum. gülüyor mu acaba?

çay ve ada. adayı çay siparişi olarak ilk duyduğumda anlamamıştım. adaçayı olması muhtemel ama ya başka afili bi şeyse? aptal gibi davranıyorum ama sorun değil. afili bi şeyse ve öğrenemezsem, aptal gibi davranmaktan daha büyük bir sorunum olur. es geçmek gibi.. algım elverdiğince, olan hiçbir şeyi es geçmek istemiyorum.

m. 2 gazete almış. birini bana uzatıyor. hangisi olduğunu o biliyor. gazete alınırken yanında değildim, yani yerime karar verilmesini hak ettim. bir gazete boyu oturuyoruz. börek ve poğaça kadar. çay ve çay veya çay ve ada kadar oturuyoruz. 5 tibet ritüelini yapmak için eve gidecek. 21’e tamamlamış. sonradan hesaplayacağıma göre 21’e ulaşmak 10 hafta sürüyor. dün, yoga yaptığımı bilen ş.nin önerisiyle, m.nin tibet diye adlandırdığı ritüelini izledim. ter damlalarının oluşmasını. ayak parmaklarını iyice kendine yaklaştırması gereken harekette, parmak ucunda durur gibi kendisinden uzaklaştırmasını izledim. bana bir çay daha söyler misin giderken diyorum. belki de demesem masaya bir çay daha zaten gelecekti. kalınca bir pazar eki. suruç katliamı henüz yapılmadan basılmış gazeteler. belki de ben pazar ekini okuduğum sırada canlı bomba, hala canlı bomba. genelde bir canlı bombanın varlığı artık bomba da canlar da ortada olmayınca öğreniliyor.

yan masada teyzeli amcalı ve tek gençli bi kalabalık oturuyor. genç yeni gelmiş sanırım ve özlenen, uzundur beklenen, kıymetli bi misafir olabilir. sadece onun önünde 4 kişiyi rahat doyuracak bir kahvaltı serisi var. amcalar teyzeler saatler önce kahvaltı etmiş olabilirler. ilerisindeki bi masaya sessizce yaklaşan, muhtemelen anneanane veya babaanne ve dede ve küçük bir erkek torun, küçükten daha büyük bir kız torun. kız ağlayıp tepinerek kendini sandalyeye yüz üstü atıyor. dedenin masaya olan konumu kızın arkasında. yaşlılığından hızını ayarlayamayan eli kızın kafasına bi tokat indiriyor. güç uygulanan ayarlı bir vuruştan daha acı vermiş olabilir. kız afallamadı. lüle lüle sapsarı saçları var. yanakları en fazla 8-10 yaşa kadar devam eden çocuk yanağı iriliğinde. böyle yırtınmasa, sadece ağlasa belki, su damlası gibi görünebilir. pozisyonunu bozmadan o şekilde, sandalyenin kullanımına ters bir halde kaldı bir süre. sonra azar azar sesi kesildi. pozisynu değişmedi. istediğini yaptıramadı. zaten o da istediğini yaptırmak için ağlamıyor. istediğini yaptıramamanın hırsıyla tepiniyor. benim için de istediğini yaptırana kadar ortalığı yıkardın diyor teyzem. beni o zaman da sevip sevmediğini merak ediyorum.

sadece bir pazar eki süresince yalnız oturuyorum. m. geliyor. kahve içer miyim? evet. nasıl? dün içtiğim orta idiyse şekerli olsun. m. dün benim nasıl kahve içtiğimi nereden bilsin? bilemez, bilme durumunu düşünmüyorum. ama ne zırvaladığımı anlıyor. dün sen sade istememiş miydin? hayır. plajlara müşteri götüren teknenin çığırtkanı yeni yanaşan vapurdan inenlere bağırıyor: damsız girilmez. uyarı olarak değil de, plajın nezihliğinin altını çizen bir bilgi.

kalkalım mı? olur. şeker miktarını anımsamadığım kahveyi hızla bitiriyorum. çay bahçesine denize hazır vaziyette geldik. m. bisikletini de aldı. arkaya binmek ister miyim? binmesem? bende mi bir teslimiyet var yoksa m.de bir hakimiyet mi bilemiyorum. bisikletin arkasındayım. binmeden önce kilomu söyleyerek ayak diremiştim. olmadı. ses çıkarabilirim.. bisikletin arkasına oturmamak için garip bir sebep. yan mı oturmalı, düz mü? et-kemik oranımı bilmediğinden belki de, bu kararı bana bırakıyor. yan daha dengesiz. düz oturuyorum. atlarınki gibi bir görüş alanım var. yanılmıyorsam atlar tam önlerini göremez, sadece yanları görebilir. kınalıada’daki eski jokey bu bilgimi ne red ne teyit etmişti.

m.nin belinden tutunuyorum. ş. mutfaktayken gidip arkasından sarıldığım gibi m.ye sarılabilirim. olup olabilecek en müsait an. aklıma bile gelmiyor. kibarca tutunuyorum sanırım. tehlike anı gelmediği sürece gerçek bir tutunma olmayacak şekilde tutuyorum, henüz tutunmuyorum yani. serçe parmaklarım ceplerine girmiş. söylüyorum. hızlanıyoruz gülüyorum. bir şeylerin üzerinden geçerken yaylanıyoruz gülüyorum. kalbim hızlanıyor, dengede kalmaya çalışmaktan, popomun az da olsa acımasından ve vaktiyle abimin bisikletinin arkasından düştüğümden vücut ısım yükseliyor. baştan beri gülmeli ve mırıldanmalı garip sesler çıkarıyorum. m. bisikleti sürdüğünden onun ısınma hızı daha yüksek. yokuşlar çıkıyor. zeytin yeşili tişörtünde minicik ter adaları oluşuyor.

iniyoruz. avucunun içi gibi biliyor her yeri. tekrar bineceğimiz zamanı söylüyor. ileride yokuş başlayacağından, yokuş başlamadan hızlanmak için uygun mesafedeymişiz, tekrar biniyoruz.

tekrar iniyoruz. dik yokuşta çamların arasından koya doğru yürüyoruz. benimki biraz yürüme çabası gibi. m. koş diyor. bu inişlerin en dik yerlerinde, durup basacak yer seçmeye çalıştığım noktalarda bana hep bu söyleniyor. koşamam. yine koşmuyorum. bu seferki benim yerime yapabileceği bir seçim değil. önden inmesi için yol vermiştim.

koy. alman koyu. taşlık. kayaların arasında dar bir koy. t. ve a. ile buluşup kaya dibine yerleşiyoruz. birisi, m. olabilir ama emin değilim, birisi, koydaki taşların taşıma taş olduğunu ve kesiklere neden olabileceğini söylüyor. taşıma taş. 9 yaşım geliyor aklıma. anneannemlerin yazlığında, evden denize ulaşan yolda annemle yürüyüşümüz. aynı yaz, aynı yolda, ilk ve son kez, annemle babamı elele göreceğim. aynı yaz, o yolu geri götürdüğü yazlık evde dev bir kavga çıkacak. babamı o gün sevmemeye başlayacağım. yola henüz beton dökülmemiş. irili ufaklı taşlar. annem denize gidiş ve dönüş yolunda her seferinde, bir kaç adımda bir, yerden biçimsiz bir taş alıp kenara atıyor. neden? hepimiz böyle taşları yoldan temizlersek bu yol daha yürünür olur. ben de atıyorum. o öldükten sonraki yıllarda da. sonra yola beton dökülüyor. dönüşte, çamların arasından tırmanırken sol bacağımdaki iki küçük kesik göreceğim.

biz yüzerken b. koya geliyor, suda elini sıkacağım ve isimlerimizi öğreneceğiz. el kol hareketiyle b.ye koyun neresinde oturduğumuzu tarif ediyorlar. tam tersi yöne yürüyor. şaka mı yapıyor diye soruyorum. galiba m. olabilir de olmayabilir de diyor. birilerinin yakınında durmaya çalışıyorum. kendi insiyatifimle pek mesafe katederek yüzmem. m. yüzüyor. peşinden yüzüyorum. yalnız olduğumda derin su beni tedirgin ettiğinden birilerinin yakınında olmaya çalışıyorum. yoksa sadece yakınında olmaya mı çalışıyorum? bilmiyorum. m. denizin içinde geçenlerde görülen falan balığından ve köpekbalığı bile olabileceğinden bahsediyor. inanmazsam a.ya sorabilirim. inanmıyorum, sormuyorum. a.nın suyun neresinde olduğunu bilmiyorum zaten. beni ışığın kırılmaları ve derinleşen suda oluşan gölgeler korkutuyor. nefesim hızlanınca, iyi bir yüzücü olmadığımdan burnumdan su giriyor. burnumdan hava almaya alışık beynim, bu durumu ölüyorum diye algılıyor muhtemelen. söylemiyorum. suda şaka olmaz derler. söylüyorum. devam ettirmiyor. çok sıkıcı olduğumu düşünüyor olabilir.

t.ye iri kemikli şakası yapılıyor. bir ara m. a.nın memesini sıktı. konunun ne şekilde meme sıkmaya ulaştığını hatırlamıyorum. güneşin tam yakar saati. a. ve m. bira alıyor. t. istemem dedi. ben de istemedim. a. bir bardağa pay ettiği birayı t.ye uzatıyor. t. bardağı aldı. m. bana da bardakta bira uzatıyor. teşekkür edip reddediyorum. kaba olduğumu düşünmüş olabilir. m. tünediğim kaya tepesinden beni de büyük kayanın dibine çağırıyor. balığını, birasını, gölgesini paylaşıyor. aynı kahveyi gülüşerek içmeyi hayal edebilirdim. o an etmiyorum. havluma iyice sarınıp yerleşiyorum. t. b. nin ufka bakan fotoğraflarını çekiyor. gülüşüyoruz. kaya dibinde m. a. ve benim fotoğrafımızı çekiyor. fotoğrafa bakınca mülteciler diyor. gülüşüyoruz. beni de ekle diyorum. t. ve b. beni yaklaşık 2 saat sonra facebook’tan ekleyecek. topladığım kırık midye kabuklarını avucumda sallıyorum. sesleri çok güzel. güneşin sudan yansıyan ışıltısı çok güzel. yanımda sohbet ediliyor olması çok güzel. neyse ki başım dönmüyor. b. futbol ve basketbol oynamış. ben de basketbol oynadım. okullar, takımlar. peki ben neler yapıyorum? anlatıyorum. t. doğaçlama ekibimden sevgili s. ile lise arkadaşı çıkıyor. ortak tanıdıklar. b. nin ise diğer tiyatronun taksim’deki kafesinin karşısında, annesiyle işlettiği bir dükkanı var. konuşuyoruz. akşam üzeri a.nın da msgsü mezunu olduğunu öğreneceğim. ortak noktalı, güzel sohbetli insanlar. hepsini çok seviyorum. denize ikinci girişimiz sonrasında, çıkarken, t. ve a. ya söyleyeceğim: ben sizi çok sevdim. b. henüz çıkmamış olacak. b. duymadı ama onu da çok sevdim. çıkınca söyleriz diyor t. gülüyoruz. akşam değirmen yolundaki tepeliğe yanlarına gittiğimde ben söyleyeceğim.

dönüş hazırlığı. diğer taraftaki kayalardan birisi suya atlıyor. içim oynadı. a. adamın boynunun kırılması ve suda belirebilecek kırmızılıkla ilgili bir şaka yapıyor. -yapılabilir bir şaka, ne yersiz, ne densiz- dalıp uzun baktığım için ne oldu diye soruyor. bakma süresi kadar da bir susma süresi geçince de, ne hatırladığımı söylemek zorunda kalıyorum. tekne manevrasında kopan bacak. sen neredeydin? 10 metre kadar ötedeki tekneyi gösteriyorum. işte bu mesafe kadar. her cümleden sonra kısacık susuyorum ama dinlemeye devam ediyorlar. bir sonraki cümlelerde kazanın detayları parça parça. az bir detay sonra b.nin buruşan yüzünü görünce anlatmayayım daha fazla diyorum. adamın çığlıklarının yaklaşık 3 dakika boyunca arkadaşlarıyla oynadığı bir oyundan geldiğinin sanıldığını, ne kadar büyük bir alanın bir süre sonra kıpkırmızı olduğunu, deniz gözlüğünü takan en az 8 kişinin, bacağı bulmak için yaklaşık 20 dakika suyun içinde kaldığını, şu an adını hatırlamadığım, o vakitler tıp fakültesinde öğrenci bir arkadaşımızın bacağı sudan çıkarışını, sudan çıkan vücut parçasının sudan çıkana ait olmadığını algılamanın kısa da olsa bir zaman aldığını, bacağı kopanın almancı olduğunu ve daha sonrasında almanya’dan gelen ambulans helikopterle ameliyatla uzvun yerine dikilebilmesi için almanya’ya uçtuğunu, akıbetinin ne olduğunu bilmediğimi söylemiyorum. alman koyu’ndan dönüş hazırlığındayız hala. t. ve m. sarındıkları havlularının içinde mayolarını çıkarıp çamaşırlarını giyiyorlar. insanların şaka yaptığı konularda bile kötü anılarım olabiliyor. söylüyorum. a. üzülüyor. üzülmesine gerek olmadığını söylüyorum. anlatmam için ısrar etmesine üzülüyor sanırım. üzülmesine neden olabilecek hiçbir duygu durumum yok aslında. yine de üzülüyor. keşke hiç konuşmasaydım. neşeyle şakalaşan insanların keyfini kaçırıyorum.

koya sırtımızı dönüp dönüş için yürümeye başlıyoruz. 5 adım sonra falan m. ıslak mayosunu düşürüyor. düşürme anını görmedim. denizden çıkınca, ben kanlı anımdan bahsetmeden önce, bir yorgo amcada bir de sende var diye şakası yapılmıştı. alıyorum yerden. şimdiye kadar yerden kimin olduğunu bildiğim ve bilmediğim çok şey aldım. sahibine verdiğim, evime götürdüğüm, kenara veya çöpe attığım bir sürü şey.

2 gündür asmalı ambardan konuşuluyor. dönüş yolunda da. m., ş.nin, a. ve t.nin, ve b.nin konuyla ilgili yorumlarını topluyor. bazılarını ayrı zamanlarda defalarca duyuyorum. tamamını m. duyuyor. m. konuda pek yorum yapmıyor. hepsinin hemfikir olduğu bazı şeyler var. aynı şeyleri duymak pahasına ortak akıldan haberdar olmak kıymetli. aklımdan artık böyle düşünceler geçtiğine göre de uçan kafa yumuşak inişe başlamış demek ki. yine de her şey hala çok güzel. düşen debisiyle akış devam.

merkez gibi yere varıyoruz. dondurma yiyoruz. damla sakızlısının böyle güzel olduğunu bilsem, karamelli ve damla sakızlı yemezdim. söylüyorum. birisi urfa’ya dönecekmiş. m. bu birisiyle buluşacak. ben eve dönsem olur mu diyorum. güneşten ve aklımın yumuşak inişinden dolayı biraz yoruldum. ikincisini söylemiyorum. turuncu plastik parça nedeniyle benimkine benzeyen bir anahtar seti. dönüş yolunda t. ve a.ya nasıl tanıştıklarını soruyorum. birbirleriyle paslaşa paslaşa anlatıyorlar. markete yoğurt almaya uğruyoruz. bi kaç saat sonra t. 2 kase ayran aşı getirecek eve. bikinisinin ipleri çözülüyor. evin yokuşuna ulaştığında bağlandılar.

3 olasılıktan sonuncusuyla doğru anahtarı tutturuyorum. a. kendisi haricinde diğer herkesin anahtarının kapıyı hemen açtığını söylüyor. ben kapıyı hemen açamadım ama anahtar açtı. bi kurşunkalemi anahtara sürtmesini söylüyorum. ucu toz halindeyken anahtarı kayganlaştırıyor çünkü.

eve girince hemen tuvalet. altıma işeyeceğim çünkü. sonrasında y.teyzemi, g.ablayı ve dayımı arıyorum. akşam üzeri ve bayramın son günü çünkü. t. ayran aşı getiriyor. soğuk çorba demiş olabilir. koltuğa gömülüyorum, sarımsak ve yoğurdun etkisi olabilir. uyuyorum, kitap okuyorum. birbiri ardına tekrar ediyor. m. geliyor. ateşim var sanki. yok. güneş. eve aceleyle uğrayıp oyuncağını alan çocuk gibi yeşil bi termos alıp çıkıyor. uyuyorum, kitap okuyorum. m. geliyor yine. omzundan, boş gibi, bez bi çanta çıkarıp masaya koyuyor. çantaya geri dönüşüm malzemesi gibi bir kartondan mamul kartvizit iple takılı. etiketi? dursun diyor. dursun. reklam olur. güle güle kullan.

m. yorulmuş. ben bu akşam dönüyorum. ş.nin gidişindeki kalabalığı hatırlatıp geç saatteki bir vapura binmemi söylüyor. m.ye aşık olabilirim. daha uzun kalmam için geç saatteki bir vapura binmemi istese tüm şartlar uygun olur. mor çiçekler, balıklar, martılar, şarap, yunanistan, deniz, bisiklet. yukarı çıkıp yatıyor. hangi yatağa yatıyor acaba? çünkü ben akşam dönüyorum. beni yatırdığı yatağı tekrar kullanmayacağım.

ateşim var gibi hissediyorum ama yok, güneşten. muhtemelen acıktım ama bir şey yemek istemiyorum. m.ye aşık olmak istiyorum ama gidip yattı. üç durum için de kısacık bir an kendime kızıyorum. kendime kızdığıma göre güvenli iniş devam ediyor.

b. facebook’ta bir fotoğraf paylaşmış. neredeyseniz yanınıza gelinebiliyor mu acaba? m.ye not bırakıyorum. geç saat vapuruna bineceğim. sade doritos istiyorlar. değirmen yolundaki çay bahçesine yürürken, doritos’un içinde bilmemne bedava şeridini koluma takıp teyzemle konuşuyorum. çay bahçesindeki masaya oturdum. çay ister miyim? başımla onaylıyorum. teyzem kedileri anlatıyor.

telefonu kapattım. güle eğlene sohbet ediyoruz. genelde böyle odun gibi değilimdir, yeni tanıştığımızdan diyorum. uçan kafa inmiş bile olabilir. b.nin ablası geliyor. asmalı ambarın bahsi çok az geçiyor. nerede oturduğumdan çocuğum olup olmadığına kadar birkaç soruyu peş peşe sorduklarından, bize kendinden bahset diye şaka yapıyorlar. her şey hala çok güzel ama artık başım dönmüyor. ilk sordukları sorular kadar detaya giren kısa ayrıntılarla kendimi sıralıyorum. artık hakkımda ş.nin bildiğinden daha fazla şey biliyorlar.

hava karardı. en son vapura bineceğim. merkeze doğru yürürken t. ve a.nın kayığı çiko’nun yanına uğruyoruz. artık elimde boş, kırmızı bi benzin bidonu var. sabah m. ile poğaça ve börek yediğimiz çaycıya oturuyoruz. ben gidip çantamı alayım. m.yi arasam mı, uyanmış mıdır? uyanmıştır, ara diyorlar. merhaba, ben armağan diye açıyorum telefonu. m.nin evden ilk çıkışında telefonunu almıştım. eve doğru giderken, söyle o da gelsin diyorlar. söylerim.

dış kapının açılması için en üstteki iki zile bastım. m. evde. kapı komşusu t. ve a. çay bahçesinde. komşuların ortak kedisi sarmanay da benimle binaya giriyor. minik toplu kediyi komşular kızım diye seviyor. m.ye soruyorum. adını e. koydu diyor. e. travesti. dün akşam tanışmadan önce de oyunlarını biliyorum. boş baktım. anlamadığımı düşünmüş olabilir, detay veriyor. hala boş bakıyor olabilirim. anladım ama niye öyle baktığımı bilmiyorum.

sabah oturduğumuz çay bahçesindeler, gelir misin? hemen kalkacaklar mı? hayır. gelirim. çorap giymiş. ayakkabılarını ayağına geçiriyor. ayakkabıları da terlikleri de çok tatlı. bi durum oldu, karşılıklı gülümsediğimiz. sabah üçgen pencereden başını uzattığında ne kadar uyuyacağını göstermesine benzeyen bi an. ne olduğunu hatırlamıyorum. çay bahçesine varıyoruz. m. sırtına hırkasını geçiriyor. başka birinde daha gördüğümden emin olduğum lacivert, omuzları kalın mavi çizgili hırka. benim başkasından hatırladığım hırka fermuarlı. m.nin hırkası da fermuarlı mı bilmiyorum.

adadaki ilk adamı içiyorum. adadaki ev sahibim adama sarılmadım daha, vapura giderken biraz uzun sarılacağım. kırmızı örtünün mavi oluşundan bahsettikten sonra güldüğümüz an kadar sarılacağım. adadaki komşu adamı üzdüm, almancının kopan bacağından alman koyunda bahsedince. adadaki bir çocuğa homurdanmışlığım da var, deniz yolundan dönüşte. çocuk yabancıymış, anlamamış yani. ama m. anlamıştı. başka şeye sinirliyim ondan dedim. evet biliyorum dedi. neyi biliyor?

telefonun saatini yokluyorum. m. saati soruyor. cevabım üzerine 10 dakika sonra kalkarsın diyor. m.yi sırtıma yapıştırıp, bir şeyler olduğunda kafamı arkaya yatırıp, ne yapmam gerektiğini söyleyen ağzına kulağımı dayayasım var. 10 dakika sonra kalkacağım. elime peçetelere sarılı akşam poğaçası verecek, iki tane.

a. poğaça almaya gidiyor. sırayla herkese sayı soruyor. çorba içmek istemiştim ben. poğaça yemeyeceğim. söyledim. domates çorbası. en az iki kase. çorbayı genelde öyle içerim. söylemedim. eve vardığın saatte hayatta uğraşmazsın vurur kafayı yatarsın diyor. haklı. söylüyorum. ama istiyorum deyip gülüyorum. a. bana tekrar soruyor. bir diyorum. m. iki diyor. t. yanına vapurda bi de çay alırsın, mis diyor. ufacık gülümsüyorum. saate bakıyorum. kaç? söylüyorum. iki dakika sonra kalkarsın. minicik gülümsüyorum. belli belirsiz. herkesle sarılıyoruz. m. ile biraz daha uzun sanki. olmasını istediğim için değil, olduğu için oluyor.

vapurun deniz hizasındaki basamaklarındayım. renkler akıp gidiyor. kucağımdaki poğaçalar bacaklarımı ısıtıyor.

heybeliada’da iki gece iki gün kalıyorum. bu yazıyı tamamlamak iki gece iki günümü alıyor.

ş. ile mesajlaşıyoruz.

ş.! uçup aktığım bir zamanın deniz kenarı pistine yönlendirip, yumuşak bi iniş yaptırdığın için teşekkür ederim. sana doyamadım ama yine de çok güzel zaman geçirdim, ve tatlı insanlar tanıdım, huzurla doldum, pamuk gibi döndüm evime🙂 sevgiler!

ne kadar güzel. iyi hissetmene benim de bir parça etkim olduysa aferin bana, yavaş yavaş adam oluyorum demek. sevgiyle öpüyorum armağancığım.

m.ye, adadayken farklı zamanlarda bir kaç kez teşekkür ettim, yanlış hatırlamıyorsam. m. ile mesajlaşmıyoruz. sis bulutunun içinden beni anakaraya indirdiğinden haberi yok. pistim olduğunu bilmiyor. bilmiyor mu? sadece ev sahipliği ve rehberliği için teşekkür ettiğimi düşünüyor olabilir.

*

ertesi günkü fotoğraf çekiminde, arefe günü mikanos’ta taşikardiden ölen, bir kez gördüğüm, mekanı cennet olsun başka bir m.nin ölüm haberi sonrasında olanlardan bahsediyoruz. b.nin tanıdığı, dükkanına komşu kafesi olan tiyatroda. ruhum hala adadan dönememiş ama bu sohbet konusu, dönüşümün sırtını, hadi gülüm yaparsın sen der gibi pıt pıtlıyor. o akşam yazmaya başlayacağım. ve daha bir sürü şey. yazma süresince içimin duruluşu tamamlanacak. ama a.yı çay bahçesinden dönüş yolunda tutan hıçkırık gibi, tam durana kadar, en ufak bir sebeple yeniden başlamaya hazır olduğunu hissedeceğim. uçan kafa, bir dahaki uçuşuna dek tam konana kadar.

sol gözümdeki batma için tiyatroda fotoğraf çekiminde, ağla geçer diyorlar. ağlasam geçer mi? eve dönüp yazıya başlamadan önce suruç’taki patlamanın haberini öğreniyorum. adadayken aldığım en son bilgi pazar ekindeydi.. haberleri okuyorum. sabaha, sol gözümdeki batma geçiyor.

*

Temmuz 21, 2015 - Posted by | alis diyor, alis geziyor | , , ,

Henüz yorum yapılmamış.

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: