walker away
bu yazı eskişehir’de bir otel odasından gelmeye başlayıp, bir lobide gelmeye devam etmekte.. foto ve müzik eklemede problemler çıkacak gibi ama olsun. biz yazalım da, apdeyti sonraya kalsın.
*
dün gece piyangodan çıkan muhteşem bir filmle tamamlandı. polonyalı yönetmen urszula antoniak’tan nothing personal, 2009 irlanda-hollanda ortak yapımı bir sonsuz yalnızlık filmi. uzundur bekleyen film, sevgili b.nin listesinden serbest atışla çalıştırıldı. sevmek ve sonsuz yalnızlık, öznellik ve bonus olarak nemli doğanın hissettirdikleri üzerine harika bir film. her festival filmine kazık atan imdb’den 6.9 alabilmiş. olsun varsın.. sevgili a. ile izledik filmi, o da sevince sıraya fish tank girdi, a.’ya önerilebilecek filmler listesinde. içimde son 10 dk eksik, bir ara tamamlamak üzere..
*
gelelim içerilere.. buyrun önden, lütfen. yeni bir dünya açılıyor bu aralar peşpeşe. bir salondan bir bahçeye geçişler. aidiyetin frenç bed’ine özlemler. internette görülen ilk home tuşuna basar haller, ev özlemiyle. yarısı para derdine, yarısı gönül derdine. bir ay mı geçen? bir zaman mı? yeni bir zaman mı? gelen kim? birileri mi? yeni bir ben mi, yine kısa bir süreliğine?
hoşgeldin başkalaşım. her insanla yeni bir alaşım. alaşıyoruz yavaş yavaş. ve korkuyoruz bundan kelli. alışmayalım, alaşalım. en kötü günümüz, dünümüzü özlemek kadar uzakta olsun güzelliklere. ama mümkün değil tabi. teşekkür etmek de var hayatta.
nerden nereye, aklın ermediği yerlere. istekleri detaylandırmadan salmamak lazım evrene. oluyor sonra. sonra biri doğuyor, daha sonra aynı biri ölüyor içeride.
içeriler bu kadar mı? aa içerlerim ama böyle düşünürsek. içeriler, sonsuz eksi kabuğumuz kadar çok ve derin. içeriler sınırları çizilmeye kalkılırsa içerler. içelim, o zaman başka oluyor dünya. kafa nereye biz oraya.
*
kabayım, anlatma özürlüyüm. peşpeşe karmaşık cümleler kuruyorum konuşurken. en konuşmalı denen anda susuyorum. pişman değilim, başka türlüsünü yaşamadım, bilmiyorum..
stratosfere kaçan leylek
leyleğin stratosferde görüldüğü tarihlere geri sayım bir insan elinin parmakları kadar. yavaş yavaş -enteresan, bazen hızlanır bazen yavaşlar zaman- maymun eline, papağan tırnağına falan diye terfiler alacak. yeri gelecek ve çolak kalacak. be ready to start to pack.
*
tek bir cümleyle iyi, yine tek bir cümleyle kötü hissetmek mümkün. sesler yönetiyor beynimizi, müzik neler yapmaz di mi..
*
film izleniyo ama doyurmuyo bi süredir. duyargalar dalgalardan titremiyor ise dalga durgun değil duyarga uyuşuk olabilir. nothing to blame but your flame/gap of flame, hım? ama filmin adını bile unutmuşum, o kadar temazsız geçiş. hah shutter island. ters köşe akıl oyunu sevenlere listede üst sırada tavsiye. lakin duyargalarım başka yönde titreşirken bana yaramadı.. gıyabında “eksik olmasın” denir ya, iyi dilek ileten ama hayatta fazla da iz bırakmamış, az görüşülen tanışığa.. iyidir ama pek de bahseden hayatın içinden geçmeyen biridir. o hesap, eksik olmasın günümden geçti gitti.. sherlock indirdim, tadını sevmemse diye izlemiyorum, öyleli böyleli bişey.
bollywood’tan taare zameen par aka like stars on earth iniyor. black kokusu var, bakalım ne tat olacak..
*
şöyle ritmden mi yoksa alkolden mi belli olmayacak şekilde sallana sallana, kendime kendime dansım geldi. bekle beni araf, iki ay leylek stratosferde, sonra geleceğim.
yalandan yazınca böyle oluyo heralsem.. içimden bişi dedim ben de şaşırdım: “boklu bok”
♪
cebir
gerçek ile doğru arasındaki, keşif ile buluş arasındaki, önerme ve önemseme arasındaki farkları düşün. hata ile yanlış da olabilir.
tesadüf kelimesinin kökenini düşün. esrarın anlamını. sır dediğinde nelerden bahsediyor olabileceğini.
eşanlamlılıktan büyülenme sakın. sakin limanından ayrılma. hatta becerebiliyorsan hiçbir şeyden büyülenme. büyülenmeyeyim derken büyüme de sakın..
mümkünü düşün, imkanı düşün, makulu düşün, akili düşün.
emeli, ameli, amili düşün biraz da.
katı ile kat’iyi ve istersen kötüyü beraber düşün.
kabir ile kuburu ve istersen kubarı beraber düşün.
zeka ile zokayı, ezik ile zekiyi.
şimdi yaz bi kenara, sonra düşün.
düşü, düşmeyi ve düşünmeyi düşün.
odamdaki john vassos
başlayalı çok oldu, bi 4 ay kadar.. başlamak için kenara koyalıysa nerdeyse 2 yıl. oscar wilde’ın salomé oyununun kitabındaki john vassos’a ait ilüstrasyonlardan biri (bu tamlamayı kafanda tamamlayamamış olabilirsin, ani ve vurucu gelmiş olabilir, sen tamlamama şans tanı, ben de sana..). asilovegoogle, kitabın 1927 baskısı ebay’de 500$ üzerinde.. john vassos imzalısına da denk geldim, allahtan çoktan satılmış da fiyatını görmedim
amazon’daysa 25 ila 350$ arasında değişen bir fiyat aralığı var. eee ben bunu bi yere bağlayayım, işte bu yüzden alışverişi dokunarak yapmayı seviyorum, 25 ile 350 arasındaki farkı görebilmek için.
ne diyoduk, john vassos’un bir illüstrasyonunun mütevazi reproduksiyonuna başlamış olmakla beraber, edeyeceğim herhangi bir ek müdahaleyle taslağı boka dönüştüreceğimi düşündüğümden, kendisi 4 aydır odamda tozlanıyor. vassos suyunun suyu..
evet, instagram yükledim ben de.. ve kendisini burada sevmedik gibi ama tarafsıza da yakınız. bu da bi deneyim olsun..
*
içim çok gidici. böyle bi’yerlere, uzun vadeli, kaybolur gibi gidici. şarkılar dinliyorum, videolar izliyorum, kıçım koltukta ama içim gidiyo. içimle dışımı aynı yerlerde gezdirebilirsem firarım olacak. içimden geliyo zaten de, şimdilik içim el vermiyo. ee napalım bazı şeyler içimize işlemiş. aka s*çarım böyle işin içine..
♪
*
yarın yeni drama tiyatrosu’ndan leş izlenecek.
*
aklım kaçtı biraz ve sonra uykum geldi.
normistan
kişi hep kendisiyken, mevcut durumunun, norm denenden uzak olduğunu algılayamıyor. renk körlerinin grinin içine serpiştirilen pembeleri görememesi gibi. renk körleri normal değil yani. insanların büyük çoğunluğu gibi değil. eksik olan bişey, eksiklik denen bişey. ama bu durumda, sadece zürafaların ayırdedebildiği bir hundarit rengi olsa (hatta varsa bile diyebiliriz), o rengi görüp ayırdedebilen adamı da “a”normal’e sokacağız demek ki. ya da bu mu demek oluyor?
anormallerden kaçıyoruz, kendileriyle ortak dilde bir iletişim kurmak zor çünkü. burda anormalden kasıt, hayat algısı genel geçer algıdan farklı olan tabi. kaçış koruma görevi görüyor, korkuyoruz kendilerinden.
en katlanılmaz olanı da, kalınca bir kitabın bilmem kaçıncı sayfasında genelleniyor olmaktır belki.
düşünce tam önümde duruyo ve kendisine hiçbir duygu beslemiyorum. ama onu yazı haline getirmeye çalışmak nafile. bunu istemekse çok anlamsız.
ve şu an koordinatlar güvenli sular. aylardan nisan, mevsimlerden ilkbahar. müziklerden vangelis, içim ne mutlu ne mutsuz. uzayda olmak gibi, havada asılı, çarpma etkisiz. tabi önceki çarpmalardan biraz yaralı bereli. ayık, aydınlık ve şaşkın. normda olmak garip güvenli ama eğlencesiz. dünyayı hep böyle görmek mümkün mü? bu kadar kayıtsız, bu kadar etkileşimsiz? bunu yapabilen insanlar mı var yani? hep yapabilen insanlar? hep güvenli sularda yaşayanlar? burası iyi çünkü, rahat. dingin. cephesiz. gündelik haricinde dertsiz.
*
sözler o kadar coşkulu, ritm ve yorum o kadar isteksiz. veya bana öyle geliyor. kim bilir..
♪
*
durulmayan bir kafa – kay redfield jamison
siddhartha
hastaydı dünya çünkü ve yaşamaya katlanmak zordu. sf.31
bilinmesi gereken şeyleri insanın kendisinin tatması iyidir. sf.99
bir kimse arıyorsa, gözü aradığı şeyden başkasını görmez çokluk, bir türlü bulmayı beceremez, dışardan hiçbir şeyi alıp kendi içine aktaramaz, çünkü aklı fikri aradığı şeydedir hep, çünkü bir amacı vardır, çünkü bu amacın büyüsüne kapılmıştır. aramak bir amacı olmak demektir. bulmaksa özgür olmak, dışa açık bulunmak, hiçbir amacı olmamak. sf.137
bilgi bir başkasına aktarılabilir, bilgelikse keşfedilebilir, yaşanabilir ama anlatılamaz ve öğretilemez. (…) bir gerçek ancak tek taraflıysa dile getirilip sözcüklere dökülebilir. düşüncelerle düşünülüp sözcüklerle söylenebilen ne varsa tek taraflıdır, hepsi yarım, hepsi bütünlükten, mükemmellikten ve birlikten yoksun. sf.139
sözcükler gizli saklı anlamı zedeliyor, dile getirilen herşey o an değişiyor biraz, biraz çirkin, biraz aptalca niteliğe bürünüyor -(…) bir insanın hazinesini ve bilgeliğini oluşturan şeyin bir başkasının kulağına her zaman aptalca gelmesine de hiç diyeceğim yok. sf.142
sözcüklerin renkleri yok, kenarları köşeleri yoktur, kokudan ve tattan yoksundurlar. kurtuluş ve erdem de, sansara ve nirvana da söcüklerden başka bir şey değildir. niçbir nesne yoktur ki nirvana olsun, yalnız sözcük olarak vardır nirvana. sf.142
*
susuyorum, tam olmak için. düşünceler kelimelere dökülüyor, kelimelerle parçalanıp dökülüyor. eksiliyor aklımdakiler bi sese tutunup başka bir akla ulaşıncaya kadar. susuyorum. bu yüzden susuyorum, anlatmak isteğim çok olduğunda. gerçek, kelimelere kırılıp dökülmesin diye.
tarihten kareler
kfc’nin ikonu kır saçlı dedenin (colonel sanders imiş) orjinal hali, elvis’in askerliği, bebe hitler, çekilmiş ilk fotoğraf, dünyanın ilk bilgisayarı, 16 yaşındaki john lennon ve daha başka enteresan görüntü için tık yeri
anca
forgive and forget (but keep a list of names)
ananın örekesi
başlayalım.. birisi google’a “ananın örekesi” yazıyor. bir gün içinde 2 kez veya bir gün içinde 2 insan ve bloğa ulaşıyor. tebrik ve takdire şayan.. ben yazıyorum aynısını google amca şunu öneriyor: “ananın yün eğirmeye yarayan alet”i.. 11. sayfadaki bir başlık, rammstein-pussy diyor ve ben daha ötesine gidemiyorum bloğa ulaşmak için.. hayat heyhat!
*
devam edelim. yarın ösym sınavı var, yarın dediğim bugün. bugün dediğim sabah. donuma anahtarlarımı, sütyenime akbilimi sokup, devletlümün vereceği kalemi, olmayan batıl inançlarıma alet etmek için en az 3 ay saklayacağım bir sınava gideceğim. ne için? if tiyatro festivalinde izlemek istediğim oyun tam 180, 120, 100TL, öğrenci 20TL olduğu için.. değer mi? bilmiyorum. çünkü ne de olsa lale(!) kartı olanlar tam ve öğrenci tanımadan tüm biletleri sömürecekler her daim. elitist sanat VS post modernizm desem elitiste kestiririm, o ayrı..
*
sonra.. godzilla ile king kong’un çocuğu olacak. düşün. ve bu gezegende. günümüz şartlarında.. bunlardan biriyle akrabalığın var. kan bağı paritesi üzerinden. hala falan olacaksın (o derece). kendini şanslı sayacağın bi’şey söyle? bulamadın değil mi
ben söyleyeyim.. o kan bağı taşıdığın yaratığın, diğerini döllediği tarihlere denk gelen bi tarihte, sana ana avrat (avrat sen oluyosun burda, hani hala falan filan..) düz gitmesi. öyle bi düz gitme ki, dilekleri yerine gelse, yaratıkla senin bi çocuğun olabilir (ki en verimli çağındasın, istatistiklere bakılacak olursa). ne güzel değil mi? böylelikle dünyaya eklenen yeni yaratık hakkında bi’şeyler işitmene gerek kalmıyor, çünkü ebeveyn yaratıkla küsmüşsün.. maddi bi bedeli de var bu küslüğün. senin hesabından düşülüp, diğerinin fırfırlı yatak örtüsü, altın ve sonsuz sayıda mutfak bıçağı hanesine yazılıyor. yine de halasın. olur da iç edilen paran için, hayatında ilk kez ettiğin beddua tutar diye, recall’luyosun bedduanı (umulsun ki babamız mesajı okumamış olsun..).
*
son olarak. herşey yine eşzamanlı. força barça küllüğün çantanda, kelle bronz kuzeninle geçirdiğin 1 saate eşlik etmiş ve şu an ihtiyaç dahilinde kafa yarmalık olarak çantanda duruyor. ama yarın öss’ye giriyorsun. kendisi orayı terkedecek. yerine kağıdı çıkarılmış bir su şişesi ve nüfus cüzdanı geçecek. kafandaysa, yanına alamadığın anahtarın nedeniyle eve nasıl gireceğin probleminin şık olmayan çözümü..
2 oyun birden
ilki semaver kumpanya’dan metot. jordi galceran deyü ispanyol-katalan bir yazarın 2003 yılına ait bir oyunu imiş, ben bikaç yıl önce film versiyonunu izlediydim (el método, spn, 2005). bir iş görüşmesine gelen insanlar ve olaylar olaylar (yazar burada güncel ve yerel bir şekilde fenomen olan bir repliğe, oyundaki bir oyuncu arasında git gelli bir gönderme yapar). neyse, oyun 120 dk ve ara yok. buna rağmen tempo, oyunculuklar ve metne has thriller-mistery akış nedeniyle gık demeden izlettiriyo.
ikincisi oyunbaz’dan bernarda alba’nın evi. yazar lorca. dul ana ve evde kalmış kızları üzerinden kadınlık, kadınlığın bastırılmışlığı üzerine bir oyun. sevgili n. oynuyo deyü gittik, iyi de ettik. oyunculuk tarzı olarak her telden çaldığından, görsel bütünlük sağlanamamış. zira doğal oyunculuk da, abartılı oyunculuk da aynı sahnede yanyana ve bir seçilmişlik sezilmiyo.. oyunculuk olarak çok çalışılmış belli ancak oyunun en iyi öğesi dekor tasarım. ***spoiler*** kapı-pencerelerin taşınması, hareketi muuteşşeemm. ***spoiler*** ama bu güzellik biraz tek başına kalmış oyunda. yine de pik yapan bazı anlar var ki, her an öğrenen bir göz için iyi bir referans.
yine de şöyle bir kriter işletiyorum, kendi kendine oturdu sanırım. bir oyunu izlerken o anda sahnede olmak istiyosam, oyunculardan biri veya birden fazlasını gözüme kestirip kendimi o rol içinde arayış yaparken buluyosam o oyunu beğeniyo oluyorum. buna dair bi şevk vermiyosa, o iş beni teğet geçmiş oluyo. hayatın herhangi bir anı için işleyebilir bir yöntem sanki, beğeni yani.. metot’ta bariz hissedilip, bernarda’da oralı olunmayan. metnin çağdaş olup (tercihim) olmaması da etkendir, cepte olsun..
*
öte yandan, bireyselde olan eriyip gidiyo yavaş yavaş. olsun. bi de şöyle bir rekorum var; recycling in 12 days.
karışık işkilliler
en zor olan ne, biliyo musun? aynı şeye bakıp da her seferinde başka başka şeyler görmek. umudu da, umutsuzluğu da, eğlenceyi de, sıkıntıyı da, güzelliği de, çirkinliği de aynı şeylerde görmek. yorucu, referanssız bi durum. doğrusuz, yanlışsız.
*
haftaya bi manimiz yoksa öss’ye giricem. ayran gönüllü işi. hem istiyor, hem istemiyor. büyüklerimizin ne emmeye, ne gömmeye dediği cinsten. pes etmicem. feshedicem tüm uğraşları. en uygun zamanda. biraz daha tahammüle mühlet sadece. neden? çünkü gerek yok. bi bildiğim var diye değil. daha basit. bilemiyorum bulamıyorum diye sadece. seni küçük umut müflisi. müflis ne bilmiyo musun? git bak o zaman..
*
aramamak mümkün mü? bunca arayış içinde, bulunamayan bişeyse aranılan, belki de yoktur? ama aramamak mümkün değil. bi türlü olmuyo.
uykuya kastı var oynucak
al beni hem sev, hem sevme. ne dokunasın, ne gözünün önünden ayırasın gelsin.. toys by santani de o ayar işte.. görünce gece rüyana girer de altına mı işersin, yoksa “aii ne sivimli yirim ben bunuu” mu dersin bilmem.. ben araftayım, misal..
toys by santani linki için tık yeri
amma şunlardan biri elime geçse başımın tacı, kabuslarımın ana karakteri yaparım, hiç de çekinmem..
neşeyli günler
şeyli hımm bulamadım. öyle bi günler işte.
*
çok yazı birikti. yazılacak çok şey birikti. yan yatırılmış odada bi o duvara bi bu duvara günlerden her gün çok şey birikti. ve fakat yine dev bi çayırın ortası sanki, gölge bulmak için adım atmaya mecal yok..
before now after now
şimdi dediğin önceyle sonra arasında akar. ne zaman ki sonra, önce olur, birşeyler biter, başka şeyler başlar.
çiçekleri çok seviyorum ama su içindeki bir çiçek çok yazık şey, su içinde çırpınan bir çiçek, ölünün yaşama umudu kadar hayatta var. bitişi, yokoluşu izler gibi izledim lilyumlarımın soluşunu. dead my lilium, i need valium.
nereye kadar?
oya-bora dinliyorum hahhhaaaa, gözlerim açık, sonuna kadar. durum vahim ama ümitsiz değil.
dipsizce derin sanılan insanlar; taşlanacaksınız. dolup taşana kadar. her ağır’ı kaldırır sanılan insanlar, yüke vurulacaksınız. ezilip yok olana kadar. önce sertleşeceksiniz yeni kesilmiş et gibi, sonra dövüleceksiniz yumuşayana kadar. yine ve defalarca üzüleceksiniz, ağlayamayacak kadar, tekrar tekrar.
veyahut başka bir deyişle, sometimes the person who tries to keep everyone happy is the most lonely person, aga..
yani, insanlık tarihinin münferit yeniden gösterimi. sanırım bu sefer öğreniyorum, bi de uygulamaya geçsem ne güzel olacak..
fondaki müzik; herhangi bir oya-bora parçası, sözlerin bi kısmı manasız olmakla beraber, şu an bendeki azotu anlamak için:
♪
peşisıra biraz massive attack, biraz sigur ros; su kafası bi nevi..
ha diyince
günlerden bir gün söz veriyorum sana. göründüğünden dahası olduğunu bildiğim bir anda, beraberken yapayalnız sevdiğim ve seviştiğim için, köpek gibi zamanın farkına varmadan ve tanımını yapamadan, bir günle bir yılın ayırdına varamadan özlediğim, senleyken kendimi sende kaybettiğim ve senleyken seninle olamadığımdan kendimi bulduğum, tanışık bir merdivende 12 saniye sonrasında gelecek olan şimdimize özenle saçımı düzelttiğim, gözünden dünyayı görmenin nârına değiştiğim için, görece kısa zamanda fazla’yı paylaşıp, ağır anılar, ağrılı anılar, sağır konuşmalar, sanrılı geceler biriktirdiğim, en anlamsızın ortaya kabak gibi çıktığı zamanlarda düşünmeyi unutmak istediğim için, yarı bodrum dairelerin neresinden tüttüğü belirsiz, kokusuz bir dumana boğduğu sokaklarda yabancılarla yürüyüp, yerliliğimi düşündüğümde aklıma gelen yanın olduğu için, umursamadığın, umursamadığın için umursadığım, nafile nedenlerle kalp atımlarımı bol keseden harcadığım, sensiz bir günde sensiz 5 gün yaşadığım, 5 gün dediğin nedir ki 3 günde geçer diyip mizahın altına içimdekileri sakladığım ve hissiz ve soğuk ve yalın ve bomboş ve hiçlerle karşılık aldığım, gördüğümden dahasına sahip olduğumu bildiğim için günlerden bugün ve daha öncesinde söz veriyorum ve söz verdim sana.
salon atletizm şampiyonası
ya mikronezya’da yaşasaydık ve mesleğimiz gülle atma olsaydı bize kız verirler miydi acaba? kısa mesafe koşusunda 0.27 sn erken çıksaydık ve şampiyonadan elenseydik gece uyku uyuyabilir miydik? derece yaptığımız koşunun bitiş sonrası alanı çok kısa olduğundan ancak dikey bir minderi omuzlayarak durabiliyor olsak, hayatımızı sorgular mıydık?
evde olsak ve taşkışla’ya doğru bir yürüyüşü, sütunlu merdivenli kapıda bizi karşılayacak olan biriyle beraber planlasak? yaya yaya hazırlansak ve tam da hazırlığımızın sonunu çıkma anına denk getirsek, zamanı o kadar homojen kullansak yani, ve tam da ıslaklıkla kuruluk, soyunuklukla giyiniklik arası bir anda, hazır olmaya en yakın ama herhangi bir duruma hazır denemeyecek kadar uygunsuz bir anda telefon çalsa, ve o kadar çıplakken biz, telefonun ucundaki ses giysilerin kuru temizlemesiyle ilgili bir satışı 30 dk boyunca tamamlamaya çalışsa? o anda hiç kıyafetsizken, kıyafete dair bir hizmetin sunulmasıyla karşı karşıya kalsak, hayatın anlamını sorgular mıydık?
sorgulamayabilirdik. eşzamanlılıklar biz onları farketmesek de, üzerlerine düşünmesek de gerçekleşiyor ne de olsa.
bi nevi maruz kalma dalında derece sahipliği. yeter ki dopingli yakalanma.
deep dip vs my highway
nasıl bir egoysa ortada dolanan, ağla istiyorlar. çırpın ve derbeder ol, sadece “haklıymışsın” demen için. içlerinde o kadar çok kötülük var ki ve bunları dışlarına o kadar çok akıtıyolar ki, duyanlar, söylenenlerin sırf söylendiler diye gerçekleşmesinden korkar hale gelmişler. korku hali, olduğu haliyle duran durumların yeniden tanımlamaları yapılırken en fenanın akla getirilmesine neden oluyor. bir korku imparatorluğu, huzurun kalesini yıkıp küllerinin üzerine çadır atıyor. yamalı çadırlı bi imparatorluk. sen adına imparatorluk dediğin sürece bir imparatorluk. günün dününle aynı olsa da, kara bulutlu görünmeyen gözlükler giydiriliyor gözlerine. başkalarının elleriyle. söküp çıkaramıyorsun. dününün aynısı ne yeter ne beter gününe sersefilmişcesine bakmana neden oluyorlar. tam da bu olmuyor belki ama, sıradan olanı neden dehşet an’ı olarak tanımlamaya çabaladıklarını merak ediyorsun.
uçurumdan yuvarlanan, kendisi bir yerlere yalnız gitmesin diye seni de paçandan tutup çekiştiriyor mu? veya ortalıkta o kadar çok yuvarlandın ki, yeryüzü-gökyüzü algını kayıp mı ettin yoksa? nereye çekiştirildiğini bilmiyor musun?
gerçi. ne farkeder? işin özü bi o yana bi bu yöne çekiştirilmek olduktan sonra..
isteyenler istediklerini kemirene kadar yanındalar. onlar için bir işin var. kemirsinler ki, kendini tüketen, en azından, sen olmayasın.
veya şu da denebilir, i’m not your toy so shut up and get the fuck out from my playground..
*
one way to the end of the road. my way is the highway.
*
yeterince bunaldın mı? iyi. şimdi gidip biraz püre yap, severiz, yerken daha da çok severiz.. üstelik kemirmeden.
düş mihraklar
zamanının önde gelen düşünürlerinden değildi belki ama söyledikleri düş ürünüydü çoğu zaman ve acısını çekeceğini bile bile düşünürdü. keşke başka türlüsü elinden gelseydi.
düş ürünü düşünürü..
zombiler, dünyanın sonu ve sair dizilimler
internet üzerinden veya tv’den dizi izlememek için o kadar uzun süre direndim ki, bölümlerine sadık kalarak izlediğim ilk dizi friends oldu, o da 1994-2004 yılları arasında 10 sezon süren dizinin tamamlanmasından yıllaar sonra.. friends’in varlığından haberdar olmadığım ve kendisinin bittiği 2004 yılındaysa, başlangıcından itibaren fenomen olan, hatta benim gözümde dizi izlenilirliğine level atlattıran lost peyda oldu. kendisine hiç bulaşmadım. hatta inatla uzak durdum. çünkü dizi devam ederken çişi gelen arkadaşını beklemek için dahi diziyi durduramayan insanlar tanıdım. ee bu da bağımlılıktı bi nevi. ve ben hiçbirşeye bağımlı olamazdım..
friends izlemeye başladığımda, işim mevcut dizi takipçilerine göre kolaydı. peşpeşe ortalama 5-6 bölüm izliyor, sezon aralarında sadece kahvemin suyu kaynayana kadar bekliyodum. ne de olsa 2008 yılındaydık ve birileri **spoiler starts** chandler ve monica’nın bebelerini severken, pheebe’nin ailesini keşfederken, rachel ve ross’un vuslatına şaşırırken, hatta joey’in yeni dizisini izlerken **spoiler ends** “friends’in filmi çekilecekmiş beyau” hurafelerini ortalığa yayarken ben ekiple yeni ve yoğun tanışmamın şerefine uzun dizi gecelerimi şarapla ıslatıyodum.
friends bitti ve hala 2008′deydik. evet 10 sezonluk diziyi 4-5 ayda falan tamamladım. peşine de öncesinde bikaç bölüm izlediğim, sevgili b.ye bahsettiğimde bana “kessinkes friends izlemelisin” dediği coupling’i tamamladım. hızlı oldu zira bölüm ve sezon sayısı daha düşüktü.
o yaz, dizi izlememeye karar verdim. çünkü friends resmen benim friends olmuştu. rüyalarıma girdi, beynimde ingiliz aksanı dolaştırdı. kendilerini özlettirdi, sevdirdi. beni de öğle aralarında eve dönüp dizi izleyen, cuma akşamları iş dönüşünde şarap peynir eşliğinde 8-10 bölümle sabahlatan, sanal olmayan arkadaşlarıyla görüşmeyen, dışarı çıkmayan, en kötüsü de haftada 1 doz alınarak gerçekliğinden sıyrılabilinecek “o” hayatı var sanan ve eksikliğini hisseden biri yaptı. bittiğinde baya bi mutsuzdum.
2 yıl kadar dizi izlemedim. bunda friends sonrasındaki mutsuzluğumun etkisi büyük. bazen 10 saati bulan dizi sapkınlığımın asap bozucu olduğunu farkettim çünkü. bir de hali hazırda devam eden bir diziyi izlemenin, peşpeşe devirilen bölümler olmayınca acı vereceğini düşündüm. o zamanlar dvd alıyodum ve 1 kere gecenin bi vaktinde biten sezon sonrasında bölümsüz kalıp, sabahı zor etmiştim. akıl akıl kıçıma takıl işte..
2 yıl sonra tüm inadım house md ile kırıldı. yaklaşık 1 yıl boyunca insanlar etrafımda lost diye kıvranırken, kıvranmaktan korktuğum için bu diziden uzak durabilmiştim ama house için kimse acı çekmiyordu. sadece beğeni ve takdir vardı ortada. yine de yıkılmadım, uzak durdum kendisinden. ta ki tnt’nin adam gibi kanal olduğu zamanlarda 4. sezonundan 2 bölüm peşpeşe verilirken, ne izlediğimi bilmeden diziye takılıp, sonrasında dizinin house olduğunu öğrenene kadar.. dizi 7. sezondaydı ve ben yine 3-4 aylık bir sürede sezonu yakaladım. durum friends’ten zordu zira bölümler artık 20şr dklık değil 45er dklıktı. ve neyseki ben 8-5 işimden oyunculuk sevdasıyla ayrılmış ve oyunculuk izleyebilmeye fazlasıyla zaman ayırabilir durumdaydım. ama eldeki sezonlar bitip de her hafta deli-dahi doktorun yeni bölümünü bekler hale gelince, finali verilmemiş dizi izlememeye karar verdim.
2011 yazında sayko kuzenimin “film açıyom valla züper” lafıyla, kendisinin de hastası olduğu true blood maceram başladı. yine 45er dklık bölümleriyle 4 sezonu 3 hafta gibi bi sürede tamamladım, için dışım vampir olmuştu. rüyalar artık sürreele taşınmış, fotoşop fang’lerim ile fotoğraflarım çekilmiş, izmir’den dönüşüme üç gün kala, amerika’dan sipariş ettiğimiz fangtasia tişörtlerimiz gelmişti. dönüşümden bir gün önce de, sezonu yakalamış ve kuzenin ve benim izlemediğimiz tek bölümü beraberce izlemiştik.
başka da dizi istemiyorum dedim yine. artık her hafta beklediğim, sezon finali görüp aylarca kıvrandığım 2 dizi vardı. ama aynı zamanda da 45 dklık bir bölüm beklerken arada geçen 1 haftada insanlığıma dönebiliyodum. iyiye işaret.. ve ben de bundan bir hafta önce, yazın yine kuzenimin önerdiği, true blood kazığından dolayı kendisini terlikle kovaladığım, sevgilim k.nın bilgisayarında yeni bölümlerini görünce de “neydi la bu” diye bi bölüm izlediğim walking dead’e başladım. o başlayışla da sezonu yakalamama 3 bölüm kalmış bir halde bu yazıyı yazıyorum.
arada 2010′da angels in america bitti. az ve öz. kan, vahşet ya da psikopatlık yok. geçti gitti. adını hatırlamadığım 2 diziden 1er bölüm izledim ve öylece bıraktım. sevgili m.nin 1 bölüm izleteyim çogzel dediği louie ck’den 4 bölüm peşpeşe açtırdığımız gün, dizinin hastası oldum ve stand up karışımı dizide yine sezonu yakaladım. geçen hafta ise dünyanın sonu dizilerinin babası sayılabilecek 90 dk* 4 bölüm stand’i k ile 2*1*1 izleme ile tamamladık.
bugün? shameless full sezon indi. biraz bekleyecek. house için her hafta salı sonrasında kurtlanıyorum, aynı zamanda da bu sezon dizi finalini verecekleri için de gözümde bir damla yaş birikiyor. true blood yaz dizisi olduğundan, yeni sezonu için yazın gelmesini bekliyorum. walking dead tam lost kafasında çıktı, hem devamını merak ediyorum hem de izledikçe sinirleniyorum. ha, arada bir de 30. bölümden sonrasını sektirmeden izlediğim behzat ç. var. umarım ç.nin anlamını öğrenmeden dünyayı zombiler istila etmez.
eğer dünyanın sonu gelecekse bi gün, bilmek isteyebileceğimiz ve bilgisini birilerinin haiz olduğu herşeyi duyurmaları lazım. uzaylılar var mı, kanserin ve aids’in çözümü bulundu da piyasaya mı sürülmüyo, atlantis efsane mi, kutsal kitap dedikleri siyasetin maşası mı, adnan hoca deli mi yoksa iyi bir şovmen mi.. kennedy’yi devlet mi öldürdü, afrika’daki yaşamın insani şartlara dönmesi devletler eliyle gerçekleştirilebilir miydi, elvis yaşıyo mu, madonna da ölecek mi, zeki müren de bizi görecek mi.. sigara vergiler yüzünden mi hala yasal olarak satılabiliyor ve mariuhana gerçekten sağlığa zararlı mı.. yemekler ve doğmamış çocuklar arkamızdan ağlar mı, sonsuz aşk var mı, en rahat ölüm uykuda ölmek mi.. istikbal göklerde mi, içki bütün kötülüklerin anası mı, köprüler ve viyadükler yollardan önce mi donar.. tavuk mu yumurtadan, yumurta mı tavuktan çıkar.. başlayan herşey biter mi.. bunları bilmek lazım.
*
fırsat olursa stand üzerinden bir yazı daha gelecek. asıl amaç oyken bu kadar uzun girizgahla oraya bağlamak uygun düşmedi. istemedim diyeyim doğrusu olsun.
paul auster’ın kış günlüğü de bitti. son zamanlarda bitip de ilham veren nadir kitaplardan. hatta şöyle bi bakınca, biten başka şeyler genelde tüm yazma isteğini alıp götürmüş.
1,5 ay önce başladığım resmin hala aynı yerde tozlanıyo olması sence de sinir bozucu değil mi? tamamlasak keşke..
russian sleep in ark bed
tamamını izleyebilmiş olmak isterdim. ılık ılık uyuttu resmen. sevmedim diyemiyorum, çok güzel uyuttu. yatağa girdim, kulaklığı taktım, 20 dk sonrasında uzunca bi süre cebelleştim uyumamak için. bi uyudum bi uyandım. baktım olmuyo (olmayan şu, yan yatıp izlediğimden kulaklıklardan biri kulağımı beceriyo) kapatayım biraz uyur devam ederim dedim. a-a, müzik, almanca konuşmalar ve o tek plan akışkan görüntü kesilince uyanıverdim. taktım ben de tekrar earfucker’ı, bastım kafayı yastığa, ooh mis. bi uyuyorum, bi müzeyi geziyorum. balolar, tablolar, tarihi karakterler.. bi daha uyuyorum arada. filmin tarihe dair kısmı hakkında en ufak fikrim yok tabi.. kafam güzel araba kullanır gibi izledim filmi. ya da filmi uyudum.
aşağıda, filmde denk gelebildiğim büyülü sahne var. cıvıldayan kuşlar gibi kız çocukları. filmin, neşesi nerden geldiği belli olmayan, usul-neşeli yeriydi, izleyebildiğim kadarıyla tabi..
bu zanax etkisine sebep, türkçe altyazısını bulamadığım bu cici filmin ingilizce altyazılı almancalığı olabilir. veya uyumaya sadece gözkapaklarını kapama kadar yakın olan bir pozisyonda, çekim tekniği nedeniyle zaten uyutacağı garanti bir filme oturmam da olabilir. ya da filme yatmam.
lojistik destek için k.ya teşekkürler. zira torrentinden laptopuna, yatağından yastığına hepsini sağladı. pijamam ve kulak becerenlerim hariç
(dişlek smiley arattım valla ehhe). dur lan neşem yerine geliyo sanırım, şunları biraz daha kurcalayayım..
o diil de (bunu rahatlıkla diyebiliyorum önden başka bi konum vardı çünkü, ama mevzuya bu şekilde girenler yok mu, tam sopalık), artık yılı dibine kadar sömürmek bi daha mümkün olur mu bilinmez, planlar tamam, bu sefer baya hazırlıklıyım.
aha valla da bu benim! zehir gibi, çekirdek gibi bişeymiş bu smiley kafası. ara: *kafası..
deftere bikaç tane basayım, lazım olur sonra..
evet ne diyoduk; russian ark aka russkiy kovcheg
pinned stuff
pinterest ve stumbleupon siteleri veya benzerlerinde spor yapıyoruz ya madem. o zaman onların birer fotosunu, linkini deftere not düşelim dedik. neden? çünkü bu netsörf genellikle “lan ayak gibi bişey gördümdü ama aynı saksıya benziyodu” gibi anlamsız tortular bırakıyo beynimizde. öyle yapmasın. mümkün mertebe tasarımcısının adını sanını, sitesini, akılda kalanın linkini içersin. daha da önemlisi, bilginin türkçe çevirisini.. böylelikle alisin de kendine ve insanlığa minik bi faydası dokunsun.
adı da ne olsun.. ne olsun.. alisin raptiyesi? alisin ayracı? o ne be.. alisin sörfü? belki.. alisin netsörfü? sevmedik ama gideri var.
bakalım…
perception
sometimes, things that you feel ended have just never started.

4. kat
“ziyan görkemdir” derken yıllardır kayıp olan ismi hatırladım.
*
rahmet, tdk: birinin suçunu bağışlama, yarlıgama, merhamet etme
aglıda bütnüledin değil mi.. yapma..
yarlıgamak, tdk: tanrı, birinin suçunu bağışlamak, mağfiret etmek
aglıda bütnüledin değil mi.. yapma..
mağfiret, tdk: bağışlama.
*
görüşürüz görkem.
motoru arama
“kollarındaki zamana göre hayatlarını sürdürüyorlar film zaman” yazarak aslında “in time” filmini google’da aratan zavallı ziyaretçim. ha bugün ha yarın diye beklettiğim filmi keşke izlemiş olsaydım da sana yardımcı olabilseydim – ya da sen “movie fiction gain time no money” diye aratsaydın.. kib bye.
bohemim
evet. gurur da duyarım. herhangi bir reklam stratejisinin dayatması olan bir ürünü kendi fiyat/performans eğrimle değerlendirmeden kullanmam. benim kullanmadığım ürünü kendi eğrisiyle kullanmayı tercih edeni yermem, yadırgamam. bu durum çoğu tercihler için geçerlidir, ama bazı tercihleri yerer ve yadırgarım -ki bu durumu şu an için hors sujet.
bohème, fr. bir sıfat. çeviri sitelerinin önerdiği tek bir anlamı var, derbeder. tdk’nın da derbeder’e verdiği bir tek açıklama bulunuyor, yaşayışı ve davranışı düzensiz kimse.
şu durumda, eğitimime paralel olmayan bir meslekle hayatımı devam ettirdiğim için, aynı performansı sağladığım teknolojik ürünlerde jenerik olanı tercik etmediğim için, yemek yerken toplamasam ağzıma girebilecek uzunluktaki saçlarımı taramadığım, bazı günlerde sosyal duruma ayak uydurmayacak kadar özensiz ve uyumsuz giyinip bakımsız gezdiğim, toplu veya bireysel taşıma yerine yürümeyi tercih ettiğim, statü sahibi olmak yerine dünya algısına sahip olmayı önemsediğim, kurallara bağlı bir inanca sahip olmadığım, aile ilişkilerine iletişim kriteri haricinde bir önem vermediğim, sevdiğim bir kıyafeti üstümde parçalanana kadar giydiğim, bilindik ve çoğunlukça takdir gören bir restorantta yediğim yemeği sevmiş gibi yapmadığım, arabesk de rock da dinlediğim için, hatta “tarz” filmleri sevdiğim için bohemim. insanlar acımasız ve bazen yüzeyel. dedem sosyal güvenceyi, babam sadece bilgiyi, abim parayı, arkadaşım başarıyı, teyzem güvenliği, sevgilim garantiyi arıyor. ben bohemim ve bunların hepsini beni mutlu ettiği dengeyle hayatıma katıyorum. herşeyden biraz ve aynı anda. evet, biraz düzensiz geliyor. düzen diye tanımlanan şeye kıyasla..
kızgınım gibi ama değilim sanırım. ben ukala bir bohemim.
ps. fizy çalışır çalışmaz müzik gelecek.. ve geldi.
♪
lanebi
bugün al beni ve götür at sonrasında hiçbir hükmüm kalmasın.
günne
ne gün ama yine ne gün hissedilmiş gibi kendini öncesinden hazırlayan ve yoran ve pişman eden ve ne gün niye gün ne şans ve de kendin ettin ve ne biçim iş ne biçim gün ve neden oldu neden olmasındı ne beklemiyordun ne yapacaksın ve mümkün değil değiştirmemeyi değiştirmemek ne gün ılık ve çok verili sık değişkenli uykulu uykusuz yorgun dingin karmakarışık kırk tilki kırık kafa ne gün neden yine nasıl çabalamadan peşinde koşanlara kıyasla ne gün ne hızlı ne de anlamadan tanımadan her anlamda güvenmeden ne yapılacak değil nasıl yapılacaklar nasıl konuşulacaklar ne değil nasıl bile değil aslında ne gün belli olmanın belirsizlikten daha az sıkıntı veremeyecek olduğu ne biçim bir gün herşeyi bitirebilecek bir güne giden bir gün asıl nasıl nasıl nasıl nasıl nasıl bir gün bugün ne gün. hatırla.
gevişten kaçan köklü çiçek
çimlerin ortasında tek daldan fırlamış çoklu, etli yapraklı rengarenk çiçek. rüzgar hafif hafif oynatıyo, titrer gibi desen değil, dans eder gibi desen değil. ılık mı, sıcak mı, serin mi; buna cevap verirsen sen cevap vermiş olursun, çiçek değil.
üstünden bulutlar geçiyo çiçeğin. görüyo mu? bilemiyorsun. neyi ayırdediyor? gözkapakların kapalıyken yüzünü güneşe döndüğün bi an’ınla kıyaslayabilir misin? onu da bilemiyorsun. görmemenin ve hareket edememenin ihtimalinin, sen olarak sana verebileceği deneyimden çekiniyorsun belki. daha öncesinde sen olmuşken, çiçek olmanın eni konu hayali. üstünden bulutlar geçiyo haliyle.
bi kökle nereni özdeşleştiriyosun? ellerin? ayakların? ya da kavramsal olarak hayatında bi kökle özdeşleştirebileeğin, o sabitlik, aitlik ve belki güven veya belki sıkıntı olarak kendi hayatında paralele oturtabileceğin ne var? herhangi bir tanımla çiçeğin deneyimine ulaşabilmek için kullanabileceğin, kendi deneyimlerinden başka neyin var?
bi inek görüyosun. çiçeğe doğru ilerleyen. toynakları kararmış çim renginde. senin korkuların neler? inek çiçeği yer mi? inek için, yediği şey çiçek mi? renkli etli yapraklı, rüzgarda devinen ve görme kavramı üzerine konuşacak olsa muhtemelen sana göre başka tanımlara varabilen?
inek ilerlemeye devam ediyor. çiçek tam kafasının hizasında şimdi. ve inek ilerlemeye devam ediyor. yapışkan ve köpüklü bir salya tam da çiçeğin üzerinden geçerken ağzından akmaya başlıyor. salya aktığından ve zaman da salyayla beraber aktığından ve dahi inek ilerlemeye devam ettiğinden, salya tam çiçeğin üzerindeyken ona uzak bi mesafede uzamasını sürdürüyor. bi nevi hareket kanunu. ineğin ağzından çıkarken aldığı dikey yol, ağzın, yürümeden mütevellit aldığı yatay yolla birleşiyor. salya, dikine uzayan ve aynı zamanda yatay ilerleyen bir yol gibi ve yol çiçeğe varmıyor.
varmak. varmak var yokmak yok.
seviniyor musun bu duruma? yani, imgende belki de olumladığın -ılık bir meltem eşliğinde toprağa duyduğu güvenle salınan bir çiçek- durumun kirlenmesine ramak kala varlığını alışageldiğin şekliyle sürdürebilmesine seviniyor musun? yoksa umrunda değil mi, zaten kör, bağımlı bir ot olarak varlığını sürdüren çiçeğin kendince müsbet veya menfi olarak dahi tanımlamaya tenezzül etmediğin akıbeti? ikisi de olabilir.
inek ilerlemeye devam ediyor. zaman ve hareketin salyayı ıskalatan düetinin ardından, ve ineğin ardından sıcak bir bok ayrılıyor, düet farklı işliyor bu sefer. şimdi çiçek, zifiri bokun içinde, rüzgardan korunan veya rüzgardan mahrum kalan haliyle, yine sana has bir yorumla tanımlanabilir kapsanmışlıkta duruyor. çiçek hala orada ama artık senin için yok. çiçek varoluyor ama sen çiçeğin hikayesindeki o bokla artık yokoluyorsun.
*
başlamak lazım hep.
*
çgsm atölye notlarına niyet, kızılan ttnetin verdiği hislerden kurtulma çabasına kısmet..



















